Eğitim Birleştiren Harçtır

Robert Escarpit’in Edebiyat Sosyolojisi adlı eserinden okuma notları:

***

Edebiyat kavramı XVIII. yüzyılın sonlarının tarihini taşır. Başlangıçta edebiyat “yapılmazdı”, edebiyata “sahip olunurdu” (…) XVI. yüzyılda bir evrim başlamış ve XVIII. yüzyıldan sonra hızlanmıştır. Bilgiler özelleşince ilmi ve teknik çalışmalar edebiyattan ayrılmaya, edebiyatın çemberi daralmaya başlamış, edebiyat yalnız zevk ve vakit geçirme aracı olmaya yönelmiştir. (s. 7)

Comte, Spencer, Le Play, Durkheim’la tam bağımsızlığa doğru ilerleyen sosyoloji, tarifleri ve verileri son derece belirsiz, karmaşık alanlı ve bir çeşit saygı ile korunan edebiyatı, bir yana bırakıyordu. (s. 12)

Şehrin kültürel nitelikleriyse uzun zaman önemsenmemiştir. Herkesin sözünü ettiği halkçı kültür kavramı, gerçekte bir güçsüzlüğü örten sakat bir öncülük ve korucuyuluk iddiasıyle damgalıdır. Tıpkı ikinci jeolojik çağın küçük beyinli sürüngenleri gibi milyonluk şehirlerin birkaç bin kişilik şehirlere yakışacak edebiyatları vardır. (s. 15)

Edebiyat sosyolojisi, edebi vakıanın kendine haslığını gözetmek zorundadır. Bu çeşit bir anlayış meslek adamına olduğu kadar okuyucuya, okuyucuya olduğu kadar geleneksel tarihçi veya tenkitçi edebiyat sosyolojisine görevinde yardımcı olacaktır. (s. 17)

İlgi çekici bir veri, kitap ve basımın okuma hacmindeki önemlerinin karşılaştırılmasıdır. 1955’te Fransa’da bir yılda tüketilen adam başına 10,6 kg. baskı ve yazı kâğıdında kitap endüstrisinin tüketimi 1,4 kilograma yaklaşıyordu. Aynı sürede adam başına gazete tüketimi 9,2 kilogramdı. (s. 22)

Karın doyurmak için yapılan edebiyat her zaman kötü değildir. Cervantes’i romana, Don Kişot’a götüren, Walter Scott gibi şairden romancı yapan şey para ihtiyacıdır. İngiliz tiyatrosunun XIX. yüzyılın birinci yarısındaki çelimsizliğini yazar haklarının azlığına bağlamak hemen hemen doğrudur. (s. 51)

İnsanın kendinden çıkardığı bir eseri ticari amaçla yayınlaması, kendini satması demektir biraz. Plautus; publicare corpus demişti. (s.64)

V. yüzyıldan sonra Atina’da ve Roma’da klasik devirde müteşebbislere el yazması kitapları çoğalttırdığı yazıcı (scriptoria) işlikleri vardı. Çoğaltılan sayılar sonradan gerçek kitapçılarda satışa çıkarılırdı. Demek ki bir kitap endüstrisi ve bir kitap ticareti vardı. (s. 66)

İlk matbaacılar aynı zamanda iş adamıydılar. (…) XV. Yüzyıl sonunda Hıristiyanlığın belli başlı şehirlerde satıcıları ve on altı satış dükkânı bulunan Nürembergli Anton Koburger’in veya Venedikli Aldo Mantuzio’nun kurduğu çok büyük ticari işletmeler vardı. (Voltaire, “Fransızların zekâsından Hollandalı kitapçılar yılda bir milyon kazanırlar.”) (s. 67)

Kitapçı kelimesi XVI yüzyılın ikinci yarında, kitap kopyacısı veya kütüphaneci anlamlarından çıkıp kitap satan kişi anlamına gelmeye başladı. (s.68)

Bir yayıncı için hayal edilebilecek en güzel şey, “takip edilecek” bir yazar bulmaktır. Yazarı tanıtmak masraflarına ve tanıtmanın tesadüflerine topu topu bir kere katlanılacaktır, yazarın tutulduğu anlaşıldıktan sonra ondan, deneyden geçer ilk örneğe uygun eser vermeye devam etmesi istenir. (s. 72)

Amerika’da ticari bir malın reklamı nasıl yapılırsa bir kitabınki de mutatis mutandis o şekilde yapılıyor (Encyclopedia Britannica’ya göre Amerikalı yayıncının maliyet içindeki reklâm payı %10. İngiltere’de %6, Almanya’da %3). (s. 77)

Makale aleyhte de olsa önemi yoktur. Asıl mesele kitaptan bahsedilmesidir. Aleyhte yapılan tenkitler, lehtekiler kadar fayda sağlar. (s. 78)

Yazmaya başlarken her yazar okuyucularını gözlerinin önünde canlandırır. Böyle yapmasa dahi o kendi kendisinin okuyucusudur. (s. 112)

Cevap verici okuyucular eser yayınlanırken düşünülen okuyuculara intibak ederse, o eser işe yararlı (fonctionnel)dır. (s. 113)

Gerçekçi İtalyan sinemasının göklere çıkarıldığını duyan bir işçinin sözlerinde acı ve derin bir öz vardır: “Bu efendi yorgunluğu seyir diye kabul ediyorsa, hayatta hiç yorulmamış olmalı.” (s. 114)

Yazarı, nazarî okuyucularına bağlayan şeyler kültür birliği, tartışılmaz gerçekler birliği ve dil birliğidir. (s. 115)

Eğitim sosyal topluluğu birleştiren harçtır. (s. 115)

Aldous Huxley bir şakasında kültürü, aile albümünün büyük çehrelerinin asıldığı bir aile toplantısına benzetmiştir. (…) Kültürlü olmak ailenin bütün kişilerini küçük adlarıyla çağırmaktır. Bir yabancı bu aile çevresinde kendini rahat hissedemez; çünkü aileden değildir. (s. 115-116)

Her yazar, demek ki bir ideolojinin, okuyucu çevresinin Weltanschauung’unun tutsağıdır. Onu kabul edebilir, değiştirebilir, tamamen veya kısmen reddedebilir ama, ondan kurtulamaz. (s. 117)

Shakespeare’in günümüzdeki yorumcularının da dahil olduğu XX. yüzyılın Batılı aydınları genellikle ne büyücülere, ne de hayaletlere inanırlar. Bu aydınlara göre, büyücüler ve hayaletler dramın yoğunluğunu çoğaltmada kullanılan gerçekliği olmayan süslerdir. Oysa çağdaşları ve özellikle hitap ettiği halk bizim doğaüstü diye nitelendirdiğimiz şeylere inanırdır. Bir büyücünün varlığı bir haydudunkinden olağanüstü değildi, belki de daha etkileyiciydi. Shakespeare’de gelişmiş bir aklın şüpheciliğine rastlamaktayız, fakat onun için genel inanışların dışında eser vermek tamamen imkânsızdı. (s. 117)

Bu gerçekler birliği bir topluluk içinde dışa vurma usulleri ve her şeyden önce dil ile tespit edilmiştir. Dil seviyesinde yazarın elindekiler, topluluğun kullandığı söz hazinesi ve cümle yapısı bilgisidir. Yapıp yapacağı belki “kabilenin kelimelerin daha öz anlam vermek”tir; fakat kelimeler gene o kabilenindir ve soysuzlaşmadan ondan ayrılamazlar. (s. 118)

Bizler, XX. yüzyılda yaşayan Fransızlar için, Moliere hâlâ gençtir, çünkü dünyası yaşamaktadır; kültürümüz, gerçeklerimiz, dilimiz birdir; çünkü komedisi bugün de seyredilebilir, nüktelerine kahkahalarla gülünebilir. Yalnız çember gittikçe daralmaktadır. Moliere’in Fransa’sıyla ortak yanları olan uygarlık öldüğünde, Moliere de ihtiyarlayacak ve ölecektir. (s. 127)

Okuma işi ne yazık ki sadece bilgi edinme işi değildir. Canlı varlığı bütünüyle -kişisel taraflarıyla oludğu kadar, kolektif taraflarıyle de- bağlayan bir deneydir. Okuyucu bir tüketicidir ve her tüketici gibi aklını dinlemek yerine, bu zevki a posteriori bir sebeple kaplasa bile, zevkini takip eder. (s. 131)

Edebiyat Sosyolojisi
Robert Escarpit
Çev. Âli Türkay Yazıcı

Hayatın Anlamı Nedir?

Georg Simmel’in Modern Kültürde Çatışma adlı kitabından okuma notları:

Hayatın anlamı nedir, hayat olarak değeri nedir? Bu iki filozofa (Schopenhauer ve Nietzsche) göre bilgi ile ahlâk, benlik ile akıl, sanat ile Tanrı, mutluluk ile acı, ancak bu ilk giz çözüldükten sonra sorgulanabilir; bunlara verilecek yanıt, o çözümle belirlenecektir. Sadece hayatın temel gerçekliği, her şeye anlam ve ölçü verecek, olumlu veya olumsuz değer yükleyecektir. (s. 64)

18. yüzyıl Aydınlanması, aklın egemenliğinin insanlığı evrensel mutluluğa eriştireceği fikrine dayanıyordu; Alman idealizminin büyük çağıysa, bilimi sanatsal imgelemle donatıyor, bilimsel bilgi aracılığıyla sanata kozmik bir genişlik temeli kazandırmak istiyordu. (s.65)

Evlilik, pek çok örnekte, erotik nedenlerin dışındaki nedenlere dayanmaktadır; Bu nedenle pek çok örnekte, hayatî erotik itki, bireyselliği karşısına çıkan geleneklerin ya da yasaların katılığı yüzünden ya körelir ya da yok olur. Neredeyse yasal bir kurum haline gelen fahişelik, genç insanların aşk hayatının değersizleşmesine neden olur –aşk hayatı, en derin doğasına aykırı bir karikatür haline gelir. Dolaysız ve sahici hayatın isyan ettiği formlardır bunlar. (s. 76)

Mistisizme yönelişteki en belirleyici etken, mistisizmin, dinsel formların katı hatlarından ve sınırlarından bağımsız olmasıdır. Mistisizmde, her türlü kişisel formu (dolayısıyla da, insanların zihnindeki her türlü özgül formu) aşan bir tanrısallık söz konusudur. Burada dinsel duygu sınırsız genişliktedir, hiçbir dogmatik kısıtlamayla karşı karşıya değildir. (s. 78)

Günümüzde çok sayıda insan, derin bir ruhanî ikilemle yüz yüze: Geleneksel kilise dinlerini daha fazla muhafaza etmek imkânsız, öte yandan dinsel itki hâlâ varlığını sürdürmekte. Ne ölçüde olursa olsun “aydınlanma” bu itkiyi yok edemeyecektir, çünkü aydınlanma dini ancak dışsal örtüsünden yoksun bırakabilir, hayatından değil. (s. 81)

Metropol ve Tinsel Hayat

18. yüzyıl insanlara devlette ve dinde, ahlâkta ve ekonomide tarihsel olarak gelişmiş bütün bağlardan kurtulma çağrısında bulunmuştur: Kökeninde iyi ve bütün insanlarda ortak olan insan doğası, dizginsizce gelişsin diye. 19. Yüzyılsa, daha çok özgürlüğün yanı sıra, insanın ve işinin uzmanlaşmasını gerektirmiştir: Bu uzmanlaşma, her bireyi diğerleriyle karşılaştırılamaz hale getirip vazgeçilmez kılacak, ama aynı zamanda onun başkalarının etkinliklerine daha bağımlı olmasına neden olacaktır. (s. 85)

Kent, sokaktan her geçişte, iktisadî, meslekî, toplumsal hayatın hızında ve çeşitliliğinde –ruhsal hayatın duyusal temelleri bakamından kasaba ve taşra hayatıyla derin bir karşıtlık oluşturur. Çünkü hayatın ve duyusal-tinsel imgelerin ritmi, kasabalarda daha yavaş, daha alışıldık, daha düzenlidir. Metropol, farklılıkları kaybeden bir varlık olan insandan, kasaba hayatına göre da başka bir bilinçlilik miktarı talep eder. (s. 86)

Kişiler arasındaki bütün duygusal ilişkiler, bireyselliklerine dayanır. (…) Bu nedenle metropol insanı, etrafındaki kimseleri satıcı ya da müşteri, hizmetçi, hatta çoğu kez ilişki kurmak zorunda olduğu kişiler olarak görür. (s. 88)

Bugün metropol insanı, dar kalıplarla ve önyargılarla sınırlanmış kasaba insanına karşılık, maneviyatının ve beğenilerinin gelişmiş olması anlamında “özgür”dür. Birey geniş çevrelerdeki zihinsel hayat koşullarını karşılıklı mesafe ve kayıtsızlığı, kendi bağımsızlığı üzerindeki etkisi bağlamında en çok, büyük kentin kalabalığında hisseder. (s. 96)

Mekân genişliği ve insan sayısı metropolü özgürlüğün merkezi haline getirir – ama tek neden bu değildir. Herhangi bir kent, bu gözle görülür genişlemenin ötesine geçtiğinde, kozmopolitliğin merkezi haline gelir. (s. 97)

Şurası kesindir ki kent hayatı, insanın hayatta kalmak için doğayla giriştiği mücadeleyi, insanlar arası bir kazanç mücadelesine dönüştürmüştür. Buradaki kazanç, doğadan değil, başka insanlardan elde edilir. Çünkü uzmanlaşmanın kökleri, sadece kazanç elde
etme yolundaki rekabete dayanmaz. Satıcı, baştan çıkmış müşteride sürekli yeni ve farklı ihtiyaçları ortaya çıkarmanın yolunu bulmak zorundadır. (s. 98-99)

Modern Kültürde Çatışma
Georg Simmel
Çev. Tanıl Bora, Nazife Kalaycı, Elçin Gen

Yaşamın İzleri

Bahçesaray veya tarihi adıyla Mıks, yüce dağların çevrelediği bir vadide, coşkun ve kararlı akan bir nehrin kenarında kurulu şirin bir yerdir. Fazla uzun olmayan bir zaman öncesine kadar ulaşımı zahmetli olduğundan çok gidilen bir yer olmamıştır, şimdiyse öyle değil. Adeta saklı bir bahçe kadar güzel olan bu yer, Bahçesaray adını fazlasıyla hak ediyor. Doğası, havası, suyu ve insanları sayesinde buraya gelenler bir daha ve çok defa yine gelmek isterler.
Mıks’e gitmek için revan olduğum yol kıvrılmaya başlayınca dağları seyre başlıyorum. Bu yüceliğin karşısında zihne üşüşen çeşitli düşüncelere kapılmamak mümkün olmuyor. Gözler yüksek ve görünür sertliğe sahip bu dağlarda, insanı saran sarmalayan bir yakınlık hissine şahitlik ediyor. Derin vadilerden akan dereler, kenarları boyunca yukarıya doğru yükselen ağaçların canlı ve kararlı yeşilliği, yamaçlardan tepelere doğru gittikçe seyrelen ağaçlar, bu hissin gerçek olduğunu gösteriyor.
Ara ara görülen seyrek, kalabalık olmayan köyler ve kasabalar dağa yaslı duruyorlar. Bu azametin karşısında, adeta kendi konumlarının bilincinde olan köy ve kasaba evleri, son derece mütevazı yapılmışlar ve dağın kucaklayıcı koruyuculuğunda derin bir sükûnet içindeler.
Göçerlerin dağ yamaçlarında, binlerce bitki çeşidi arasında otlanan sıra sıra uzayıp giden koyun sürüleri, bu güzel manzaranın tamamlayıcı parçası gibi duruyorlar.
Bu dağlarda neredeyse her yer bir isme sahip; Karapet Yaylası, Zeviyê Ado gibi. Ve tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanan, Mir Hasan-ı Veli Medresesi, Kırmızı Köprü gibi kimisi yıkık, kimisi hâlâ ayakta olan nice yapılar… Bunlar duyduklarım ve bildiklerim, ama sadece bunlardan ibaret değil. Burada her bir isim insanların ve yaşamın izlerini gösteriyor ve her birisi ayrı hikâyeye sahip. Bunları bir çırpıda öğrenmek kolay değildir elbette.
Bu sarp yerlerde yaşamanın yolunu bulan insanlar, iyice aşinası oldukları coğrafyalarında yaşamlarını renklendirmek ve yarını beklemeye bir sebep bulmak için çeşitli sanatlar üretmişler. El işçiliği, zekâ oyunları, söz oyunları geliştirmişler. Bu sanatlardan ve oyunlardan rekabet etmeyi, sabretmeyi ve başarmayı öğenmişler. Onlar dağlarına bakınca dağları da onlara bakmış ve nice bağlar nice ustalar çıkmış buradan. Namını kuşlarının kanatlarında, coşkulu nehirlerinin suyu üstünde her tarafa yayıp duyurmuşlar. Bu ustalardan biri olan Feqiyê Teyran, kendisini doğuran, büyüten, yetiştiren bu topraklara gür bir ses olmuş ve büyük bir nam kazanmıştır. Tohum yapıp ektiği şiirlerinin ve hikmetli sözlerinin etkisi yeşermiş, insanları uzak yerlerden buralara cezbetmiştir.
Bahçesaraylılar, Feqiyê Teyran’a sahip çıkıyorlar. Kendi zamanının önemli ilim adamlarından olan sahip olduğu ünü bugün de sürdüren bu insana derin bir saygı besliyorlar. Beyzade olduğu rivayet edilen, ama bilerek züht hayatını seçen bu zatın çilehaneye benzeyen evini, mezarının etrafındaki bahçesini korumaya almışlar. Bu bahçesdeki yeşil ağaca da çürüyüp kırılıp düşen dala da el sürmüyorlar.
Bu zatın düşüncelerinin bilinmesi için, eserlerinin tanıtılması adına festivaller düzenliyorlar. Biliyorlar ki ilim adamları kendi toplumlarını aydınlatan, yönlendiren rehberlerdir. Alimler, kendilerinin beslendikleri geleneği zenginleştirirler ve kendilerinden sonra gelenlere miras bırakırlar. Hayatı, varlığı doğru anlamanın ve doğru yaşamanın peşinde olarak bıraktıkları izler, sonradan gelenlerin işini kolaylaştıran etkisinin farkındalar. İçinde yaşadıkları tabiatın sahip olduğu güzelliklerin, yüreklerde ve zihinlerde de görülmesi ve yüreklere sirayet etmesi için çaba sarf ediyorlar. Toplumların doğru ve sağlıklı oldukları oranda, yaşamdan lezzet alacaklarını bildiklerinden, bu uğurda çalışmayı bir görev olarak görüyorlar. Böylece maddi ve manevi iklimlerini, coğrafyalarını zenginleştirmiş oluyorlar.
Her yolculuğun tıpkı simurgun hikâyesinde olduğu gibi öğretici sonuçları oluyor. Dağların arasında ve bir bakıma arkasında bulunan Bahçesaray’a yolculuk her seferinde farklı etki bırakıyor bende. Bu güzel yerin aydın insanlarına, kendi gülşenlerinde, can damarı gibi nehrin kıyısında mutlu bir yaşam diliyorum.

Referandum

16 Nisan anayasa değişikliği referandumu, yüksek olmayan bir farkla ‘evet’ cephesinin galibiyetiyle sonuçlandı. Çıkan sonuç, hem ‘evet’ cephesinin, hem ‘hayır’ cephesinin bekletisinin altında gerçekleşti. Ancak bu referandumun sistem değişikliğine dönük olduğu düşünürlürse toplumun yarısından bir fazlasının (% 51.4) ‘evet’ demiş olması önem kazanıyor. Bu sebepten dolayı, ‘hayır’ cephesinin, seçmenin yarısına yakınının ‘hayır’ dediğini söylemesi ve Ak Parti’nin hedefinin altında kalmasına vurgu yapması, oyların yarısından fazlasının da ‘evet’ olduğu gerçeğini örtmez. Diğer bir nokta ise, Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oyları büyük oranda korumuş olmasıdır. Referandumun toplumsal boyutunu irdelemek bu tartışmadan daha önemlidir.

Referandumun önemli sürprizlerinden biri Kürt seçmenin ‘evet’ yönünde kullandığı oy oranındaki yükseliş oldu. Bu yönelimde PKK’nın hendek politikasının ve 15 Temmuz darbe girişiminin etkili olduğu söylenebilir. Bir o kadar önemli olduğunu düşündüğüm bir diğer neden de; eski sistemin, toplumsal kimlik ve inanca yönelik yanlış politikasından duyulan rahatsızlıktır.

Kürtlerin, Haziran ve Kasım genel seçimlerindeki oylarının ağırlık noktası belliyken, referandumda bu yoğunlukta (şehirlere göre %10 ila % 20 oranında) ‘evet’ demelerini, Erdoğan’a güvendikleri ve yeni sistemde, sorunların çözümüne yönelik ciddi adımların atılacağına dair beklenti içinde oldukları şeklinde yorumlanabilir. Genel seçimler ile anayasa değişikliği referandumunu birbirinden farklı değerlendirmiş olmaları bu bağlamda düşünülebilir. Üstelik ‘evet’ tercihini, sıcak bakmadıkları AKP-MHP ittifakına rağmen yaptılar.

Şayet bu ittifak olmamış olsaydı, Kürtlerle beraber dindar, muhafazakar kesimin ‘evet’ desteğinin daha yüksek çıkacağı muhtemeldi. Normal şartlarda ‘evet’ cenahında yer alacağı umulanlar, ittifak sebebiyle seçim kampanyasında milliyetçi bir dilin ön plana çıkmasından rahatsız oldular ve ‘hayır’ tercihinde bulundular. Bu cümleye bağlı olarak şunu da belirtmek gerekir: Söz konusu bu kesimin verdiği ‘hayır’ oyu, statükocuların ve çoğulculuktan yana olmayanların ‘hayır’ oylarıyla aynı rengi taşımıyor.

Muhafazakar söyleme sahip olan Ak Parti, MHP ile yaptığı, üstelik kendisine hedeflediği sonucu getirmeyen bu ittifakın ve kampanya süresince izlediği yolun ve ön plana çıkardığı düşüncenin kendisine yakın olduğu düşünülen kesim üzerindeki etkilerini ve meydana getirdiği kırılmaları araştırmalıdır.

Aynı şekilde Ak Parti, “referandum, toplumu ikiye bölmüştür” iddialarının doğruyu yansıtmadığını göstermelidir. ‘Evet’ ve ‘hayır’ kararı, toplumun bir konu ile ilgili görüşlerini yansıtır. Oy oranlarının birbirine yakın olmasını, toplumu kamplaştıracağını ve zıt kutuplar haline getireceğini öne çıkaran düşünce toplumun sosyolojisiyle uyuşmuyor. Nitekim dünyada da benzer sonuçları doğuran seçimler olmuş, ama ileri sürüldüğü gibi kutuplaşma meydana getirmemiştir.

Seçimin olduğu yerde farklı seslerin ve görüşlerin olacağı aşikardır. Dünyada oyların yüzde yüzünü alarak iş başına gelmiş bir yönetim var mıdır? Seçimlerde bir tarafın çoğunluğu elde edeceği kaçınılmazdır ve demokrasilerde toplam oyların %51’ini alanın galip olduğu kabul edilmiştir. Ama çoğunluğa sahip olanın çoğulculuğa zarar verecek tarzda hareket edeceği anlamına gelmez.

Referandumdan çıkan sonucun birbirine bu kadar yakın olmasının siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel yönleri üzerinde durulmalıdır. Toplumun yarısına yakınının (% 48.6) ‘hayır’ demiş olması, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden endişeye sevkeden konuların netleştirilmesi ve kabul edilebilir cevapların verilmesi bir gerekliliktir.

Ülkenin istikrarı ve sağlam bir gelecek, toplumsal hassasiyetlerin gözetilmesi, toplumsal yapıyla uyuşmayan her türlü milliyetçi, ayrıştırıcı, kamplaştırıcı ve kayırmacı yaklaşımların önüne geçilmesine bağlıdır. Büyük badireler geçirmekte olan bu milletin huzuru ve refahı en üstte tutularak sosyal adaletin, çoğulcu, hakkaniyetli ve sağlıklı bir yapının oluşumu için çalışmak önceliklidir.

Referandum, bu açıdan iktidara hem yeni bir fırsat doğurmuş, hem de yeni yükümlülükler getirmiştir.

Medya Demokrasi İlişkisi

Medya ve demokrasi birbiriyle yakından ilişkilidir. Güçlü bir demokrasinin olduğu yerde her zaman özgür bir medya bulunmuştur. Medyanın özgürce haber vermesi ve toplumu bilgilendirmesi demokratik yapıların gelişmesinde ve devam etmesinde aktif rol oynamıştır. Öte yandan 4. Kuvvet olarak kabul edilen medyanın, zaman zaman sınırlarını aşan alanlarda görünmesi tersinden bir özgürlük sorununu doğurmuştur. John Keane, burada özetini vereceğim Medya ve Demokrasi adlı kitabında bu konu üzerinde yeniden düşünme denemesi yapmıştır:
Basın özgürlüğü ve devlet sansürü şu sorular üzerinde temelleniyor: 1- Devlet sansürü ve basın özgürlüğüne dair modern idealler nelerdir? 2- Yirminci yüzyılda yeni devlet sansürleri veya ulus ötesi medya holdingleri, uydu üzerinden yapılan yayınlar ve yayıncılık ile telekomünikasyonun birleşmesi bu idealleri destekliyor mu, zayıflatıyor mu? 3- Çağımızda medya yurttaşların özgürce ve eşitçe iletişimde bulunmalarına imkan sağlar mı?
Siyasal filozoflar, sosyologlar ve medya araştırmacıları konuyu farklı yönlerden ele alıyorlar.
Siyasal filozofların olaylara ve medyaya yaklaşımları ve kullandıkları kavramlar, meseleyi soyut olarak ele aldıklarını gösteriyor. Onlar hoş vakit geçirmeye aracılık etmenin ötesinde medyaya bir anlam yüklemiyorlar. Bunlara karşılık sosyologlar ve medya araştırmacıları “izleyicilerin tepkilerini, türlerin oluşumunu, şirket medyasının ideolojik etkilerini ve yeni enformasyon teknolojilerinin kültürel sonuçlarını” nasıl çözümlediklerine bakıyorlar (s. 17).
Medyanın temel fonksiyonu halkın olaylardan haberdar olmasını sağlamaktır. Fakat Batı demokrasileri için kaygı uyandıracak boyutta dönen gizli kapaklı işlere ışık tutmayı bırakması ve patronların ekonomik ve siyasal yönden güçlenmeleri için çalışması medya açısından görev sapmasıdır. “Temsili iletişim yapıları” tıpkı “temsili hükümetler” gibi demokrasiyi tehdit ediyor. Yalnız “devlet-dışı” ve “pazar-dışı” medya devleti “dürtükleyici” olur ve demokrasi dışına taşmasını engeller. Ayrıca yerleşik olmayan (broadcasting) yayıncılıkla beraber dar yayıncılığın bulunması da önemlidir.
Basın özgürlüğü mücadelesi 18. yüzyılın başında başladı. Bu konuda ilk yazanlardan olan Thomas Paine, İngiltere’de ihanet ve hakaret suçlamasıyla yargınlanır. Paine’i savunmaya talip Thomas Erskine, basın özgürlüğü tarihine önemli bir anekdot olarak geçen bir savunmasında şu noktaları vurgular: Bireylerin özgürce konuşma ve fikirlerini beyan etmelerinin önünde engel olmamalı, bu konuda parlamentonun yetkisi sınırlıdır. Bilgi oksijen görevine sahip, her bireyin buna ihtiyacı vardır. Yurttaşların dilleri, beyinleri ve gözleri yönetilemez. Basın özgürlüğü Tanrı tarafından insanlara ihsan olmuştur. Yurttaşların hükümetlere karşı kullanabilecekleri en büyük koz özgür bir basındır (s. 23). Erskine, aynı zamanda yurttaşlar da özgür bir basına sahip olmak için kararlı olmaları gerektiğini söyler. Sanılanın aksine konuşma ve fikir özgürlüğü isyana veya anarşiye yol açmaz, olsa olsa Telephus’un mızrağı rolü oynar, yani toplumu tedavi eder.
Modern anlamda İngiltere’de doğan basın özgürlüğünün dayandığı temel akımlar şulandır. Teolojik yaklaşım ve insan davranışların uygun oluşu.
Teolojik sebepler: Tanrı insana aklı ihsan etmiştir. İnsan aklı ve ruhu özgür olmalıdır ki bilgiye ulaşması mümkün olsun. Bilgiye ulaşmak için özgür basına ihtiyacı vardır. Bu yaklaşımla konuyu ele alan Milton, baskıcı anlayışı “kargaları bir çiftliğe hapsedip icaplarına bakan bir babayiğide” benzetir. Tanrı insana aklı ödünç vermiş, insan iyiyi ve kötüyü ancak okuyarak birbirinden ayırabilir. Okumaya imkan sağlayan matbaanın anahtarı cennetten inmedir (s. 28) Milton, aklın, hakikatin keşfi için Tanrı tarafından verildiğini ve onun dinsel konular dahil, her alanda kendi iradesiyle karar vermede özgür olduğunu söyler. Bu sebepten ötürüdür ki bir kitabı yasaklamak bir insanı öldürmekten daha kötüdür. Çünkü bir insanı öldürmek Tanrı’nın imgesinden yaratılmış akla sahip bir varlığı yok eder. Ama iyi bir kitabı yasaklamak veya yok etmek, aklın kendisini ve insan aklının dayandığı Tanrı’nın imgesini öldürmek anlamına geldiğinden daha büyük bir cürümdür.
İnsan davranışlarına uygun oluşu: Basın özgürlüğünün insan davranışına daha uygun olduğunu savunanlar, konuyu teolojik nedenlere bağlama fikrine karşı çıktılar. Matthew Tindall, 1704 yılında yazdığı kitapta Teolojik yaklaşımı ret eder ve özgürlüğün doğal bir hak olduğunu savunur. Matbaa Tanrı’nın bir lütfü olarak insanları papazın baskısından kurtulmasını sağlamışken, onun yeniden ruhsal köleliğe indirgemek isteyenlerin aracına dönmesine izin verilmemelidir.
Özgür basının kamuoyunu geliştiren etkisi üzerinde duran Tönnies, modern toplumun üç ilke üzerinde şekillendiğini belirtir: pazarlar, devletler ve kamuoyu.
1- Pazar sözleşmeleri, modern öncesi toplumlarda birbirine kenetli aile birliklerinin yerini alır.
2- Özünde yasalardan ibaret olan devlet, kırsal adetlerin ve göreneklerin yerini alır.
3- Kamuoyu, dine duyulan ortaçağvari inancı törpüler. Tönnies bu üç ilke sayesinde: “Son yıllarda kamuoyunun kazandığını Hıristiyanlık yitirmiştir.” (s. 37).
Basın özgürlüğü dogmatik göreneklere karşı çıkan bir karaktere sahiptir. Siyasal alanda kamuoyunun gelişimine öncülük etmesi nedeniyle Avrupa despotizminin istenmeyen çocuğuydu. Modern Avrupa devletleri, diplomatlarının, memurlarının ve subayların ihtiyaçlarını karşılamak, savaş ve antlaşmalar, değişen liderler ve siyasal olaylar hakkında geniş olmasa da haber elde etmenin önemini kabul ettiler (s. 38).
Avrupa’da devlet yöneticileri basına özgürlük tanımalarının imajları için iyi sonuçlar doğuracağını düşündüler. Oysa ki halk devletin yaptığı işler hakkında daha çok bilgiye sahip oldu ve sorgulamaları arttı. Daha fazla bilgi isteyen halk için kraliyet fermanlarının dibaceleri ve hükümet politikalarının gerekçelerini uzun uzun anlatma zorunluluğu doğdu. Bunun üzerine politikacılar demokrasi ve serbest yayıncılığın sakıncaları ile ilgili broşürler yayınlamaya başladılar. Ancak ilginç olan bu durumu “kamu mahkemelerine şikayet ettiler”. Politikacıların basına karşı olan bu tavırları despotizm olarak adlandırıldı. Despotizm, görevlendirilmeyen kişilerin hükümetin politikalarını eleştirmelerini yasal olmayan eylem sayıyordu. (s. 40)
Basın özgürlüğü savunucuları, hükümetin gizlilik taraftarı olduğunu ifşa edince halkın gözünde kötü şöhret olmasına yardımcı oldular. Böylece Francis Bacon’un hükümetleri “anlaşılmaz ve görünmez” önermesini kabul etmediler. Modern devletin tehlikeli olabilecek iktidarlarının sivil topluma karşı denetimini istediler ve bu yönde talepleri kışkırttılar. Dünyayı bir kamusal alan olarak kabul ettiler ve piyasanın sıkı pazarlıkçı bireyciliğine kuşkuyla baktılar. Amerikalıların “demokratik cumhuriyet” diye adlandırdıkları amaç için mücadele ettiler.
William Pitt, İngiltere, basın özgürlüğünün kraliçesidir der ve bununla övünür. Junius de İngilizleri tüm medeni, siyasi ve dinsel hakların güvenci olarak tanımlar. Hegel, İngiltere’nin bu konudaki büyüklüğünü “hükümetin halkla yürüttüğü konuşma”da saklı olduğunu söyler (s. 42). Voltaire, basın halkı düşünmeye teşvik ediyor, Montesquieu, basının homurdanmasını ve yakınmasını İngiltere’yi despotizminin korkusundan kurtardığına işaret ediyor.
***
Özgür basın fikir özgürlüğünün önünü açmakla kalmadı, yazılı metinlerin gelişimine ve onlardan yararlanılmasına da katkıda bulundu. Rönesans öncesi dönemin sıkışık ve uzayıp giden dinsel metin biçimi terk edildi, yerini daha kısa daha anlaşılır metinler aldı, böylece yazının içeriği laik bir nitelik kazandı.
İngiltere özgür basının doğduğu yer olmasına rağmen 19. yüz yıl boyunca sürekli basılı malzemelere getirilen ağır vergiler, posta ücretlerinin artırılması gibi kararlar basını zora soktu. Halkın pazar günleri balık ve süt dışında ticaret yapmalarına karşı çıkan sofular, pazar okuma merasimlerini halkın ahlakına yönelmiş tehdit sayarak engellediler. Matbaacılar malzemeleriyle birlikte gözaltına alındı, gazete satıcıları takibe uğradı, muhabirlerin parlamentoya girmeleri engellendi. Aşağı halk katmanlarının şikayetlerini isyankar bir üslup ile yazdıkları gerekçesiyle birçok gazeteci sömürgelere sürgün edildi. (s. 47)
Matbaa birçok açıdan toplumun gidişatını değiştirmiş olması bu uygulamaların temel nedenidir. Marshall McLuhan matbaayı kitlesel üretimin ilk örneği olarak sayıyor Yeniden üretilen ve yeniden kullanılabilen harfler ucuz yayının yapılmasını sağladı. Ne var ki yayın denetimi çok yaygındı ve sansür bu yaygın basını üretmenin önündeki en büyük engeldi.
Amerika’da basın benzer engellere ve uygulamaya maruz kaldı. Basın özgürlüğü negatif özgürlük olarak görüldü. Bireylerin gündelik yaşamlarını belirlediği, düşüncelerini etkilediği ve bir bakıma yönlendiren bir güce sahip olduğu gerekçesiyle basın sürekli bir baskıyla karşılaşmıştır.
Totaliter ve baskıcı yönetimin başardığı en büyük konu basının veya kişilerin korku sonucu kendi kendilerine koydukları sansürdür. Görüşünü gizleme, hakim olan görüşün yanında görünme gereğini duyma, kendini gizleme bu baskının bireylerde oluşturduğu sansür psikolojisidir (s. 50).
Basın özgürlüğü savunucuları klasik önyargının hala hakim olmasından şikayetçidirler. Eski Yunan polislerinde yeryüzü iletişim modelinin benimsenmesi halinde karmaşık modern toplumlarda yurttaşların kamusal yaşamda eşit koşullar altına girmelerini sağlayacaktı. Jacques Necker, en büyük yargı makamının kamuoyu olduğuna inanıyordu. Thomas Paine de benzer bir görüşe sahip, basının ahlaka aykırı yayınlar yapması, hükümetin sansürcü tedbirlerinden önce, genel toplum tarafından dışlanacağını ileri sürüyordu (s. 51).
Basının gittikçe yükselen gücünün kendisiyle çatışır bir duruma geldiğini göz ardı etmemek gerek. Her şeyin bilgisine sahip olduğunu düşünen basın kendisini dünya için geçerli evrensel dil olarak tanıttı ve eleştirilere karşı kendini korumaya çalıştı. Her şeyi bilebileceklerini, muhaliflerinin görüşlerini çürütebileceklerini ve bütün görüş ayrılıklarını giderebileceklerini varsaydılar.
Zamanımızdaki basın patronlarının yayıncılığa bakışları ve basın özgürlüğü savunucular evveliyatından farklı bir yön kazanmış durumda. Bir “endüstri”ye dönüşen basın iki tür hizmet vermeye başladı: Televizyon izleyicileri için program, reklamcılara izleyici. İzleyiciler müşteri olarak görüldü. Özel sektör televizyonculuk ile kamu hizmeti yayıncılığı burada ayrışıyor.
Kamu hizmeti yayıncılığı, kişisel ihtiyaç ve kaygıları sınırlar. Seçme kabiliyetini kapsamının darlığı nedeniyle sıkıştırır. Sınırlı, dar ve az kapsamıyla bir sansür işlev görür.
Kamu yayıncılığı hükümetlerin dağıtıcısı gibi iş yapar. İzleyicinin neyi seyretmesi gerektiğini, onlar için neyin iyi olduğuna kendisi karar verir. “Neyi seyretmek istediklerini insanlara bırakamazsınız” yaklaşımına sahip. Kamu hizmeti yayıncılığının gösterdiği bu davranış ifade özgürlüğünü kısıtlar ve tehdit eder.
Dominant tavır neredeyse bütün basın için geçerli, buna kendini evrensel hareket etme gerektiği iddiasında olan BBC’de dahildir. “Başkaları bazı insanları her zaman veya bazen bilgilendirirken biz her zaman bilgilendiririz.” demek suretiyle pederşahi sahte bir maske takıyor. (s. 65) BBC genel müdürlüğü Reith; “zaman zaman halka kendi istediğini değil de bizce ihtiyacı olduğuna inandığımızı verdiğimizi söyleyenler oluyor. Şunu unutmayalım ki insanları pek azı ne istediğini, daha da azı neye ihtiyacı olduğunu bilir.” (s. 65)
Adorno ve Horkheimer, geliştirdikleri “kültür endüstrisi” kavramı ile kapitalist toplumların körlemesine bir tüketim, değiş tokuş çılgınlığına kapıldıklarını anlatırlar. Her şey standartlaştırmaya, paraya çevirilebilir olmaya ayarlanıyor. Alçak ve yüksek kültür arasındaki seviye yok ediliyor ve kapitalist bir zihniyetle kültür endüstrileştiriliyor. Gazete, televizyon, radyo gibi araçlarla hayatın monotonluğuna son verme iddiasıyla halkın kendini unutmalarını sağlıyor. Her şey “Altına Hücum” mantığıyla şekilleniyordu. Kapitalist düşünce kurallarına göre hareket eden medya patronları deregulation uyguluyorlar ve küçük basını kendi kuralları içinde boğacak adımlar atmaktan asla çekinmedikleri gibi bu şekilde hareket etmeyi bir kural olarak görüyorlar.
Medya patronlarının ön planda tuttukları temel hesap risksiz bir kazançtır. Keynes’e göre, pazar rekabeti yatırımcılar arasında tereddüt ve “uzak durma” gibi tepkiler yaratıyor (s. 78). Yatırımcılar kâr oranı risk oranından daha az olan yerlere gitmek istemezler. Ticari televizyonlar, programları izleyicilere satmıyor, izleyicileri reklamcılara pazarlıyor (s. 81). Andrew Neil: Reklamcılar ördeklerin en sık toplandığı yere ateş ediyorlar (s. 84)
. Reklamcılık belirli ürünlerin tüketimini özendiriyor ve böylece “tüketici yaşam tarzı” körüklüyor. Gerçekte hiçbir anlamı olmayan görsel sloganlar ve seslerle bezenmiş olan üç dakikalık kültürün güçlenmesindeki rolü büyük (s. 86-87). Reklamlarla finanse edilen çoğu medya, vatandaşların özgürlüğü veya seçimiyle uyumlu değil (s. 88).
Reklamcılığın temel problemi, tüzel reklamın abartılması, tüketim üzerine kurulu bir yaşam tarzını özendirmesi, izleyiciyi ticari bir müşteri konumunda görmesidir. Ancak reklamın bütünüyle olumsuzluk doğurduğunu söylemek doğru değil. 1- Kurallara bağlanmış siyasal reklamcılık sistemi, yarışan adayların görüşlerinin yayılması ve duyurulmasına imkan sağlaması, demokrasi için olumlu karşılanabilir. 2- Reklam aynı zamanda başarılı bir toplumsal iletişim biçimi olarak işlev görüyor. Günlük konuların dolaşımını, önünün açılmasını ve tartışılmasının sağlıyor (s. 88).
Hükümetler enformasyonun mutemedi sayılmamalıdır diyen Keane, Erskine’in Tom Paine’i savunurken söylediğiyle şu görüşüne açıklık getiriyor: “Diğer özgürlükler hükümetin gözetimi altındadır, fikir özgürlüğü ise bizzat hükümetleri görevleri konusunda denetim altında tutar.” (s. 118). Bu alanda Amerikan Anayasasının Birinci Değişiklik Maddesi olan: “Kongre söz ya da basın özgürlüğünü kısıtlayıcı… yasa yapamaz.” (s. 119), hükmünün bir model olarak kabul edilebilir olduğunu ileri sürer.
Medya ve demokrasi birbirini destekleyen ve besleyen iki organdır. Basın özgürlüğü en başta basın özgürlüğünün beşiği kabul edilen Batı Avrupa’da başlamıştır. 18. yy boyunca devletin basına uyguladığı sansüre karşı birçok yazar, düşünür ve siyasetçi mücadele verdi. Demokratik ve çoğulcu bir yapının oluşmasını mümkün kılan etmenlerin başında basın olduğu biliniyordu. Nitekim matbaanın gelişmesine bağlı olarak yaygınlaşan kitap, dergi ve gazete düşüncenin özgürce ifade edilmesinin önünü açtı. Ancak ilk başlarda devlet imkanlarına ihtiyaç duyan basın, devlet ve pazar baskısı olmaksızın varlığını sürdürmesi gerektiğini gördü. Toplumun doğru bilgilenmesi, devletin kurallarını ve aldığı kararlarının halka doğru aktarılması ancak özgür basınla mümkündü.
Basın güç ve yetkinlik kazanınca devasa bir yapıya kavuştu ve toplum üzerinde baskı aracına dönüştü. Sinema, televizyon, gazete ve internetin halkı tüketime yönlendirmede, onlara yaşam tarzı empoze etmedeki gücünün farkedilmesi medya ile pazar arasında işbirliğine yol açtı. Medyanın reklamdan gelecek finansmana, pazarın da ürünlerini tüketecek müşteriye ihtiyacı vardı. Televizyon iş dünyasına izleyici/müşteri bulacaktı, karşılığında finans sağlayacaktı. Bu karşılıklı alışveriş Adorno ve Horkheimer’in “kültür endüstrisi” olarak tanımladıkları yeni bir duruma yol açtı.
Medyanın özgür düşüncenin taşıyıcısı olarak önemi inkar edilemez, Mark Twain’in: “Yerküremizin dört bir yanına ışık taşıyan yalnızca iki büyük güç vardır.. Gökyüzünde güneş ve burada aşağıda Associated Press” diyerek basının özgür düşünceye yaptığı önemli katkıya dikkat çekiyordu. Medya dünyayı bilgilendirme, haberdar etme, eğitme ve eğlendirmeyi amaç edinmişti. Ancak medya patronları bu gücü filozofların ve düşünürlerin tasarladıkları idealin dışında taşıdılar ve deregulation yakalaşımıyla finans ve güç kazanma yarışına çevirdiler. Yaygınlaşan networklar ve iletişim araçları aracılığıyla bütün dünyaya tek tip bir kültür aşılamaya başladılar.

Medya ve Demokrasi
John Keane
Çev. Haluk Şahin
Ayrıntı Yayınları, 1. Bsk. 1992

Çengin Söylediği

Çengin tellerinden yükselen ses gönül aynasında birikmiş kalın pasları silen bir efsuna döner. Yüreğinde ıstırabı olanlar, bu sese kulak verdiklerinde merak ettikleri sırrın müjdesini duyarlar. Çengin aşikârca söylediği sözler, Rumi’nin Mesnevi’sindeki ney’in(1) inleme ve şikâyetlerine benzemez. Onun tabiatında çaresizce ve miskince feryat etmek yoktur. Avazı usul üzere, naraya dönmeden ve perdelenmeden yükselir. Ney gibi, ateş yalazına benzeyen sırlarını içine üflemez ve içten içe yanmaz. Tellerinin çıplaklığı kadar yalın anlatır hikâyeyi.

Aşk ve savaş tanrıçası “İştar’ın tahtı” adıyla anılmış olan çengin, Doğu Batı minyatüründe hep bir kadın elinde tasvir edilmiş olması onun dişil bir karakter taşıdığına işaret değildir. Çeng, tanrıça ve tanrıların mabette düzenledikleri has toplantılarda tercih ettikleri sazdır. İstekte bulunmayan, buyurgan karakterli bu saz belki de gücü temsil ettiğinden meclislerinde kabul görmüştür, ya da gücünü bu mecliste kabul edilmesinden alır.

Cezerî’nin bir gazelinde çenge dair yaptığı tanımlama, onun sözünü esirgemeyen karekterini belirginleştirir: Yazık sana bir sevgilin olmadan ömrünü geçirmişsen ey divane. Bir dost bulmak için hâlâ harekete geçmiyorsan, vah hâline. Kalkmalısın, vakti çok sanma. Ey divane, nimetlerden mahrum kalmışsan nedeni sensin, gözlerin başkasını aramasın. Kendi kusurlarını örtmek için başkasını suçlamaya yeltenmen acizlik olur. Boş bıraktığın hane viran hâle gelmişse sorumlusu sensin, niye bundan sıyrılmaya çalışıyorsun? Nasıl bir budalasın ki, bütün nimetler bir el uzatımı mesafesindeyken, sen aylaklık edebildin? Ne elini uzattın, ne bir adım attın. Elden ve koldan yoksun, aksak bir insan gibi çöktün olduğun yerde. Kalk ey divane ve yaptığın hatayı telafi etmeye, zarardan dönmeye gayret et.

Çeng bu sözlerden başka insana diğer bir acı gerçeği hatırlatıyor: Sakın sevgilinin sana merhamet göstermesini umma. Onun senin hâline acıyacağını sanıyorsan aldanıyorsun. Umursamaz kişileri bağışladığı görülmemiştir. Uğrunda can verilen bu sevgilinin, taştan daha sert bir gönlü olduğunu bilmelisin. Gayrete gelmeyip aylaklık edenlere, acımasız yüzünü göstermekten asla çekinmez.

Onu merhamete getirmeye çalışıyorsun, ama boşuna. Döktüğün bu gözyaşlarınla belki sert bir taşı delebilirsin, ancak sevgiliyi yumuşatacağını umuyorsan, aldanıyorsun. Aşkına yanıdığın sevgili, sana yüz vermeyecek, göğsün bir barut fıçısı olacak ve gönlün içine düşen bir kor parçasına dönecektir. Gönlünü aşk ateşinden tutuşturan sonra sinesine düşürenin hâlini düşün.

Acemilerin yaptığı hata hep aynı. Güzel zülüflerin sivri uçlarına gönlünü batıranlar ve perçemlerin ışıltısına kapılanlar kaybeder. Madem öyle, sinesini açan kişi, kirpiklerden gelecek okların acısına dayanmalıdır. Derin bir kuyudan farksız gamzelere bilerek düşen, orada boğulacağını bilmelidir. Helâk olmak üzere olan aşık, göğsünü eleğe çeviren oklardan dert yanacağı yerde, dünyada benzerlerinin olmadığını söyleyerek onlara övgüler yağdırır. Kendini kaybetmiş hâlde tasvirlerle, senalarla meşgul olur. Sevgilinin yüzündeki siyah benleri Hacerü’l-Esved’e benzetir, etrafında döner.

Aşığın maksadı belli, bekler ki yari onu tanısın, ona bir ihsanda bulunsun. Nereden bilsin o safdil, hâlâ aldandığını. Yarinin zülüf ve perçeminin, cengaver süvariler gibi ona haddini bildireceklerini, kılıçlarının ağzıyla sevgilinin dergahından uzaklaştıracaklarını…

Beylerden nice kimseler onun gibi bu oyun meydanında toplanmış bekliyorlar. Onların yerini almak için saflar hâlinde akıncılar geliyorlar ve sevgilinin penceresinin karşındaki meydandan onları kovmaya çalışıyorlar.

Sevgili İştarın tahtında oturmuş, olan biteni seyrediyor. Bir gonca açılmış gibi dudaklarında gülümsemesiyle. Akik kutusu gibi olan güzel ağzı hafifçe aralanmış, inci dişleri görünür olmuş. Gülüşündeki tatlılık karşısında şeker hasedinden acıya dönmüş.

Çengin telinin söylediği hikâye budur ve her saz bir hikâyeye sahiptir. Bir nesne oluşlarının yanında, insan hayatında farklı anlamlar açarlar. Çeng de öyle.


(1) M. Celaleddin-i Rumi, Mesnevi’nin ilk 18 beytinde neyi konuşturmuştur.

Neşkîne

Teniktir e dil neşkîne j’şûşeyê
Belav neke zulfêt j’bextêm reştirê
Şubhê çem diherikî j’ber çavê min
Stuyêm sed bar xwartir e j’dara biyê

Şehîdên Çanakkale

Tu l’vê Herba Tengavê? Ma wek wê heye l’dunyê?
Artêşên gelkî giran çarûpênc girtine ser wê.
-Bo rêkê bibînin ser gir ra biçin Marmara’yê-
Çend donanme civiyane li vê çenika axê.
Çi wîlewîlek bêşerm e, aso tev mane girtî!
Li kû b’wahşeta dide nîşan: “ev: yekî Ewrûpî”
Dide gotin -dirinde, bêrehm, keriyê keftaran,
Hin jê filitîne ji hebsan nizam ji qefesan!
Kevne-dunya, nû-dunya, hemî eqwamên di beşer,
Difûrin mîna xîzê, wek tûfanê, mahşer mahşer.
Heft iqlîmên cîhan, hatine rawestine l’pêşyê,
Ligel Ostralyayê va tu dibînî Qanadayê!
Rûçikên wan ji yek cida, zarav û çerm rengoreng:
Bes tevgerek heye li holê: Hovitiya yekdeng.
Hin ji wan Hindû, hin yamyam, hin nizanim çi bela…
Bes ta‘ûna xirabtir e, ji vê rezîl îstila!
Ah ew qirnê bîsta tune, ew aferîndeyê ‘esîl.
Çiqas berdilkê wê hebin, ew têra xwe sefîl,
Vereşiya ser Mehmedcikan, rawest l’ber bi mehan;
Rijandin razên di hundirên wî da wan bêşerman.
Paçik neketiba hê jî afata me bû ew rû…
Medeniyeta qehp, bi rastî jî wê şûştiye rû.
Hasil ji kavila mel’ûnî ra muwekkel esbab,
Wisan bi dehşet e: Her yek dike milkekî xerab.

Li wiyalî deng parçe parçeyî dikin asoyan;
Li viyalî erdhej serobinî dikin kûraniyan;
Bimbe birûskan vedidin l’mejiyê her sîperê;
Dawî vedimrin li ser sînga her şêre-neferê.
Binê erdê da mîna cehnimê bi hezaran lexem,
Çi lexema pejiqî disoje sed benîadem.
Mirin dibarînîn asman, miryan dipejiqe erd;
Çi bagerek bi dehşet: Didêrîne kavilê merd…
Ser, çavan, laş, lingan, mil, çeng, tilî, dest û pê,
Dibarin ser palan û newalan bi xume xumê.
Zirx li xwe pêçaye direşîne wan destê namerd,
Reşandina birûskan tûfan û pêlên agirberd.
Rawestî li ber, agir berdide sîngên vekirî,
Ew balafirana dewam doş dibin kerî bi kerî.
Top ji tifingan zahftir gulle û fîşekên dibarin…
Were temaşa artêşa qehreman, bi vê gefê dikenin!
Wan ne tabyên pola divên, ne ji neyar dipûne;
Îmana sîngê qor qor. Ev kela tê fethê xwene?
Kîjan hêz e, haşa, bitewîne ji qehra xwe ra?
Asê ye, avahiyek Îlahî, ev mesken lewra.

Tên rapêçandin, tên danîn meskenên zeximandî,
Lê karê beşer neşê esîr ke ezma beşerî;
Ev sîngana, heta ebed serheddê Xweda nin
Got; “Pîşeyê min ê bedew, nebi binpê nehêlin”.
Neslê ‘Asim tune, çan min got, ew nesl e bi rastî:
Vaye binpê nekir namûsa xwe û binpê nahêlî.
Cendekên şehîdan, biner çer bûne çiya û zinar…
Ew serê l’rikû‘ê nebit, l’dunyê nizm nabe çu car,
Kuştî ne, b’derba enya pak, dirêj mane razayî,
Bona hîlalekê Ya Reb! Çi roj diçin avayî!
Ey leşkerê ketiye axê ji bona van axan!
Enya pak ramîse hêja ye ecdad bê ji asman.
Tu çend mezin î, xwîna te rizgar dike tewhîdê…
Şêrên Bedrê ancax ew qasî xwediyê rûmetê.
Bêje, kî dê bikole qebra ku teng neyê li te?
Ku bêjim em te defin kin dîrokê, dê hilmede.
Dewranên te serobin kirine, têrê nake ev kîtab…
Hew ebediyeta cawîdan te dike îstîab.
Bêjim; “Ev kêla te ye!” Ka’bê bînim ber serê te;
Peyama ruhê xwe bibhêm û bavêm ser kevrê te;
Dawiyê ez vê qubbeya asman bînim wek ‘eba,
Li qebra te ya bi xwîn ez werkim digel stêra;
Ewrên nîsanê bi ban kim bo tirba te-y’ vekirî,
Xerçenga heft şewq min dirêjkira j’wî milî;
Binê vê awîzeyê da, tu dakirî di xwînê da,
Gava tu razayî, heyva şevan min banya j’te ra,
Min ew hiştiba heta fecrê wek turbedarekî;
Roj bi fecrê ra awîzeya te min kirba ronî;
Êvarên herîrî min l’birînên te bipêça şevan…
Dîsa li ber xatirê te nakeve ber tu tiştan.
Tu bû, bi şikandina selweta xaçiyên dawyê,
Te Selaheddîn sultanê şîrîntirîn li şerqê,
Digel Qiliç Arslan l’mezinaya xwe hiştî heyran,
Tu bû, gava İslam nixumî difetisî bi xusran;
Te kir parçe çenbera hesin şikand bi sînga xwe;
Navê te l’stêrkan geryanê dike digel ruhê te,
Tu hilnayê qirnan da ku bidefinînim… Heyhat,
Têra te dikin aso, qet te hildidin ev cihat?…
Ey şehîd kurê şehîd, ji min nexwaze qebrê,
J’te ra hembêz vekiriye Peyxamber li wêderê.

Mehmed Akif Ersoy
Werger: Ali Karadeniz

Şehirler de Eskir

İnsan doğup büyüdüğü şehre gitmek için bahane beklemez elbette. Ne var ki işten güçten fırsat bulamayanlar o bahaneyi arıyorlar. Ben de uzun bir aradan sonra nihayet bir bahane buldum da gittim Mardin’e.
Ne çok özlediğimi şehre inince daha iyi anladım. Ömrümün en önemli zamanlarının geçtiği şehir, her seferinde beni yeni bir yönüyle tanıştırır. Bu nedenle Mardin, her dem tazedir benim için. Neredeyse her gidişimde Diyarbakır Kapısı’nda iner, taşlı yollarını adımlar, usta ellerin zamana teslim ettiği ve zamanın büyük bir kadirşinaslıkla koruduğu sanatlı taşlardan mamur evler arasında, sokaklarda dolaşırım. Ara ara durur ovayı seyrederim. Mevsimine göre bazen kahvenin, sarının bütün tonlarına bürünen, bazen yeşilin her tonunu yansıtan, uzayıp giden ve ufukta mavi göğe kavuşan bu ova bende tarifsiz duygular uyandırır.
Şehri dolaşırken hafızamın tazelendiğini hissederim. Evler, bir zamanlar şehir eşrafının yaşadığı konaklar, medreseler, hanlar, abbaralar, taş fırınlar, lezzetli yemeklerin piştiği lokantalar, türlü hediyelik ve elektronik eşyaların satıldığı pasajlar, sinema salonları, eyerci, bakırcı, keçeci dükkânları, her birisiyle ilgili hatıralarım yeniden canlanır, tazelenir.
Bir gün bendeki Mardin’i, belleğimde yer almış intibalarımı yazma imkânım olur mu? Umuyorum. Yazmaya değer ne çok hikâyeleri var; sokakları, mahalleleri, çeşmeleri, medreseleri, camileri, kiliseleri… Oyun ve eğlenceleri, örf ve adetleri, müziği, mitolojileri, yemekleri, giyim kültürü, evleri, avluları ve başka nice konular. Bu gidişimde fark ettim ki, her gün adı yüzlerce kez söylenen meydanlar, caddeler, mekânlar, eskisi kadar hafızalarda canlı değil. Şehirler asıl unutulursa eskir.
Bu kez, ortaokulu, liseyi beraber okuduğumuz arkadaşlarımı aradım. Onlarla Şehidiye’de, bir yandan kaleyi gören, bir yandan ovaya bakan eski çay bahçelerinden birinin yerine, Yenişehir’de bir çay bahçesinde buluştuk. Önce yılların üzerimizde biriktirdiği izlerden bahsedip takıldık birbirimize. Demli çay eşliğinde geçmiş günlerden, bugünden, çoluk çocuklarımızdan bahsedip sohbet ettik. Sonra kalktık ve Mardin’e çıktık.
Yenişehir’de olmakla Mardin’de olunmuyor. İstanbul’da, Ankara’da ve Türkiye’nin her yerinde görülebilen tek tip binaların, AVM’lerin bulunduğu sıradan bir yerleşim yerleriyle aynı tarzı yansıtıyor. Gözlerinize tanıdık gelen, kendine özgü bir yöne, kimliğe sahip olmayan çağdaş bir mimari. Çağdaş şehirciliğin sahip olduğu mimari anlayış, büyümeye bağlı ihtiyaçlara, her şeyi dönüştürerek cevap verme üzerine kuruludur. Ancak şunu da söylemek mümkün: Yenişehir’in kurulması, Mardin şehir dokusunun korunması ve sürdürülmesi için bir fırsat olarak görülebilir. Mardin’in yemeklerini Yenişehir’de bulmak, o lezzetleri tatmak elbette mümkündür. Ama şehrin kendisi yukarıdadır. Biz de yukarı çıktık.

Dersu Uzala: Bir filmi okuma denemesi

Sinema, insanın dış çevreyi görmesine imkan sağlayan sanatlar arasında önde gelir. Akira Kurosawa’nın yönetmenliğini yaptığı Dersu Uzala filmi, sinemanın bu özelliğini gösteren önemli yapımlardandır. Rus-Japon ortak yapımı olan film, uzunluğuna rağmen, sonuna kadar aynı ilgiyle izletmeyi başarır.
Şantiye alanına gelen takım elbiseli adam, çalışanlara bir mezar aradığını söyler. İşçi; “Burada henüz kimsenin ölmeye vakti olmadı.” der. İnsanlar, makineler ormanın ortasında yapılacak inşaat için çalışıyorlar. Etrafta yeni kesilmiş sedir ve köknar ağaçlarının kütükleri duruyor. Adam, aradığı mezarı bulamayacağını anlayınca iç çekişiyle beraber Dersu diye söylenir. Film, olayların nereden nereye geldiğini göstermek için geriye sarar. Harita çıkarma işiyle görevli bir grup Rus askeri ormanda yürüyor. Akşamın çökmesiyle grup güvenli bir mevkide konaklamaya karar verir. Hem akşam yemeğini pişirmek, hem de ısınmak için ateş yakarlar. Vakit ilerledikten sonra, grup yatmaya hazırlanır. Tam o esnada bazı çıtırtılar duyarlar. Hemen silahlarını alarak sesin geldiği yöne doğru hareketlenirler. Çünkü burası dağın başında büyük ve sık bir ormandır. Böyle yerlerin insana mutluluk veren, çekici yönlerinin yanında, kasvetli, ürküntü veren vahşi yönleri de vardır. Hepsi heyecan ve korku içinde beklerken; “Ateş etmeyin, ben bir insanım” diyen bir erkek sesi duyarlar. Askerler ve başlarındaki yüzbaşı, elleri tetikte sesin sahibinin yaklaşmasını beklerler. Gelenin gerçekten bir insan olmasının verdiği sevinçle; “Şuraya bakın bir adam” diyerek bağrışırlar.
Yüzbaşı, adama; “Kimsin, Çinli misin?” diye sorar. Adının Dersu olduğunu söyleyen adam, evet veya hayır yerine; “Avlanırım” diye cevap verir. Filmin ilerleyen dakikalarında Rus birlikleriyle savaş halinde olan Çinliler görülüyor. Dersu, onlardan olmadığını belirtmek için bu şekilde cevap vermişti. Avcının güven veren bir adam olduğuna kanaat getiren Yüzbaşı, ondan oturmasını ister. Avcı, gün boyunca yemek bulamadığını ve aç olduğunu söyler. Yüzbaşı ona yemek verirken; “Madem avcısın, nasıl olur da aç kaldığını merak ediyorum” der. Dersu, iyi bir avcı olmadığını söyler, anlamlı şekilde. Eğer iyi avcı olsaydım, bütün yaratıkları vurur, kimseye yiyecek bir şey bırakmazdım. Bu sözüyle keyfi avlanmadığını, son çare olarak avlandığını ima eder.
Dersu’ya kaç yaşında olduğunu sorar Yüzbaşı, yaşını bilmediğini söyler. Onun zihninde yaşanmış olaylar vardır, zamanı tarihlere ve belirli anlar şeklinde parçalamayı bilmez veya böyle bir düşünceyi doğru bulmaz. Uzun zamandır buradayım, karım ve çocuklarım öldürüldüğünden beri ormanda yaşıyorum der.
Uzun zaman tabiatla içiçe yaşamış olan Dersu, onunla bütünleşmiştir. Tabiatın her halini okuma, bütün işaretlerini takip etme yeteneğini kazanmıştır. Ormanın yabancısı askerler, onun tabiattan canlıymış gibi bahsetmesine anlam veremediklerinden söylediklerine gülerler. Hâlbuki insan yaşadığı yere uyum gösterdiğinde, mekanla insan arasında bir etkileşim meydana gelir, ve mekân insanı korumaya başlar. Dersu, insan, konakladığı mekândan ayrılırken orada yiyecek bir şeyler bırakmalı der. Kendisinden sonra yiyeceği olmayan birileri oraya gelirse onu bulup yesinler diye. Böyle davranmakla mekâna karşı şükranını göstermiş olur.
Dersu’nun kazanmış olduğu maharet sayesinde söylediklerinin veya yaptığı uyarıların her seferinde doğru çıkması, askerleri hayrete düşürür. Islanmamak için bir yere sığınan askerlere, daha yağmur dinmemişken; “Haydi hazırlanın gidiyoruz, kuşların öttüğünü duymuyor musunuz, bu yağmurun dineceğine işarettir” deyince, itiraz etmeden oradan çıkarlar, ve çok geçmez yağmur diner. Tabiatın insanla benzer huylara sahip olduğunu düşünür. Ateş, su ve rüzgâr, der, kızınca korkunç üç ulu insana dönerler.
Her şeye layık olduğu değerin verilmesini söyler. Askerlerin, eğitim amacıyla ağaca astıkları şişelere nişan alıp vurmalarını doğru bulmaz. Çünkü şişe ormanda az bulunduğundan değerlidir, bu şekilde yok edilmemeli. Nişana ateş etme sırası ona gelince, şişeye değil, asılı olduğu ipe ateş eder ve vurur. Askerlerden hiçbiri hareketli bir nişana isabet edemezken, o hem ince, hem hareket halindeki ipi vurur. Böylece tabiata en az zarar veren davranışı yapmış olur.
Grup, Dersu’nun kendilerine katılmasıyla daha hızlı ilerler. Her izi ve işareti çok iyi okur. Buldukları ayak izlerinin kime ait olduğunu, kaç gün önce geçtiklerini, genç mi yaşlı mı olduklarını doğru bir şekilde tahmin eder. Merakla bunu nasıl bildiğini sorduklarında, basit der, ayakkabıların izinden kim olduklarını, izlerin derinliğinden geçtikleri zamanı, topuk izinin derinliğinden de yaşlarını tahmin ediyorum.
Dersu’nun her söylediği bilgelik barındırır. İnsanın hayal kuran bir varlık olduğuna inanır, onun için insan hayal kurmalıdır der. Hayal kurmak insanın içini ısıtır ve zihin dünyasını berrak tutar. Bilmedikleri, tanımadıkları ormanda çalışan gruba şöyle der: İnsan dönülecek bir yola gidiyorsa, izler kaybolmadan geri dönmelidir. Yoksa her şey çok geç olabilir. Rüzgâr izleri kaybetmeden geri dönmelidir. Burada rüzgar kavramını zaman anlamına gelecek genişlikte kullandığı anlaşılıyor. Aksi halde rüzgar her yeri birbirine benzetirse, insana büyük yorgunluklar isabet edecektir.
Peki ya kaybolursa insan? Dönüş yolunda kaybolan bir insanın yapacağı en mantıklı şey hayatta kalmanın yolunu bulmasıdır. Bu çareyi ararken hiç dinlenmeden, var gücüyle çalışmalıdır. Bir kafileye öncülük eden kişi, zora düştüğü yerde, grupta kendisinde daha deneyimli biri varsa onun emrine girip derhal çalışmalıdır. Hızlı çalışmak, yavaş çalışmanın yol açacağı kötü sonuçlardan insanı korur.
Doğa karşısında acz içinde olan insan bir yolcudur. Yolun ise türlü halleri vardır. Yolculukta insanın ihmal etmemesi gereken en önemli iş yürümektir. Ama nereye gittiğini bilerek yürümesi de o oranda önemlidir.
Nihayet askerlerin harita çıkarma işi biter. Dersu’ya onlarla beraber şehre gelmesini önerirler. O kabul etmez. Şehir avlanacak yer değildir çünkü. Avcılık insanın bir mülke sahip olmaması demektir. Şehir ise mülkiyetin, hazırcılığın olduğu yerdir. O yer ona uygun değildir. O bir tabiat adamıdır ve orman onun için en iyi yaşam mekânıdır. Ama bir isteği olur; kendisine bir silah ve mermi vermelerini ister.
Yıllar geçer, aynı grup yine ormandadır ve Dersu’yla ikinci kez karşılaşırlar. Yüzbaşı bu süre içerisinde onu çok merak ettiğini söyler. Dersu, çok samur avladığını, çok para kazandığını ama bütün parasını bir votka tüccarına kaptırdığını söyler gülerek. Yüzbaşı bunun nasıl olduğunu sorunca, paramı daha iyi saklar düşüncesiyle ona teslim ettim. Hâlbuki o benim paramla birlikte kayboldu. Bunu neden yaptığına “anlam” veremiyorum der.
Yıllar Dersu’yu yaşlandırmıştır. Ormanda gözleri sayesinde avlanarak yaşamayı başaran bu orman adamı avlanamayacak duruma gelmiştir. Yalnızlığa zamanla alışmıştı ama şimdi buna güçsüz düşmek de ekleniyordu. Bunun fark eden Yüzbaşı, tekrar kendisiyle beraber şehirde yaşamasını teklif eder. Bu sefer sevinçle kabul eder. Yüzbaşının karısı ve oğlu, kısa sürede Dersu’ya alışırlar, onun sade yaşamından etkilenirler. Ancak Dersu şehir hayatına bir türlü alışamaz. Burada suyun parayla satılmasını kabullenemez mesela, şiddetle karşı çıkar. Şehrin, insan hayatını sınırlamasına anlam veremez. İnsanların kutu gibi evlerde yaşamaya razı olduklarına şaşırır. Nihayet, Yüzbaşıya şehirde yapamayacağını söyler. Ailesine alıştığını, onlardan ayrılmasının kendisini çok üzeceğini bildiğini, ama yeniden ormanına, steplerine, özgürlüğüne dönmek istediğini anlatır. Gider.
Yüzbaşı bir müddet sonra Dersu’nun öldürüldüğünü haber alır. Ormana gidip dostunun cesedini teşhis eder. Ölüm haberini getiren memura, Dersu’yu anlatır. Memur, bir avcının nasıl silahsız dolaştığına anlam veremez. Oysa Yüzbaşı, Dersu’ya son model bir silah vermişti. Belki bu silahı elinden almak için onu öldürmüşlerdi. Karlı bir günde Yüzbaşı dostunu ormanda bir ağacın altında gömer ve döner.
Aradan üç yıl geçmiştir. Yüzbaşı, dostunu mezarını ziyarete gelir, ama ormanda başlayan bu inşaat karşılaşır ve Dersu’dan bir iz bulamaz.
Kurosawa, insanın dikkatini hayata, tabiatta var olan düzene çekmeye çalışmıştır. İnsan iştihasının sınırları genişledikçe, içinde nefes aldığımız dünyanın sınırları o oranda daralıyor. Hayatın düzenini bozmak, insanın yakasını ömür boyu bırakmayan bir huzursuzluk ve kargaşa getirir. Bu kötülükte ısrar eden insan daha hırçınlaşır. Çünkü her şeyi güç kullanarak, zorla elde eden insan, daha büyük bir gücün gelip elindekini zorla almasından korkmaya başlar. Bu korku asla insana rahat vermez.