Neşkîne

Teniktir e dil neşkîne j’şûşeyê
Belav neke zulfêt j’bextêm reştirê
Şubhê çem diherikî j’ber çavê min
Stuyêm sed bar xwartir e j’dara biyê

Şehîdên Çanakkale

Tu li vê Herba Tengavê, hemta heye qet l’dunyê?
Artêşên gellek giran çarûpênc girtine ser wê.
-Bo rê bibînin ser gir ra derbasbin Marmara’yê-
Çend donanme civiyane li vê çenika axê.
Çi wîlewîlek bêşerm e, aso tev mane girtî!
Li kû b’wahşeta dide nîşan: “ev: yekî Ewrûpî”
Dide gotin -dirinde, bêrehm, keriyê keftaran,
Hin jê filitîne ji hebsan nizam ji qefesan!
Kevne-dunya, nû-dunya, hemî eqwamên di beşer,
Difûrin mîna xîzê, wek tûfanê, mahşer mahşer.
Heft iqlîmê-d’ cîhan, hatine rawestine li pêşyê,
Ligel Ostralyayê va tu dibînî Qanadayê!
Rûçikên wan ji yek cida, zarav û çerm rengoreng:
Bes tevgerek heye li holê: Hovitiya yekdeng.
Hin ji wan Hindû, hin yamyam, hin nizanim çi bela…
Bes ta‘ûna xirabtir e, ji vê rezîl îstila!
Ah ew qirnê bîsta tune, ew aferîndeyê ‘esîl.
Çiqas berdilkê wê hebin, ew têra xwe sefîl,
Vereşiya ser Mehmedcikan, rawest l’ber bi mehan;
Rijandin razên di hundirên wî da wan bêşerman.
Paçik neketiba hê jî afata me bû ew rû…
Medeniyeta qehp, bi rastî jî wê şûştiye rû.
Hasil ji kavila mel’ûnî ra muwekkel esbab,
Wisan bi dehşet e: Her yek dike milkekî xerab.

Li wiyalî deng parçe parçeyî dikin asoyan;
Li viyalî erdhej serobinî dikin kûraniyan;
Bimbe birûskan vedidin l’mejiyê her sîperê;
Dawî vedimrin li ser sînga her şêre-neferê.
Binê erdê da mîna cehnimê bi hezaran lexem,
Çi lexema pejiqî disoje sed benîadem.
Mirin dibarînîn asman, miryan dipejiqe erd;
Çi bagerek bi dehşet: Didêrîne kavilê merd…
Ser, çavan, laş, lingan, mil, çeng, tilî, dest û pê,
Dibarin ser palan û newalan bi xume xumê.
Zirx li xwe pêçaye direşîne wan destê namerd,
Reşandina birûskan tûfan û pêlên agirberd.
Rawestî li ber, agir berdide sîngên vekirî,
Ew balafirana dewam doş dibin kerî bi kerî.
Top ji tifingan zahftir gulle û fîşekên dibarin…
Were temaşa artêşa qehreman, bi vê gefê dikenin!
Wan ne tabyên pola divên, ne ji neyar dipûne;
Îmana sîngê qor qor. Ev kela tê fethê xwene?
Kîjan hêz e, haşa, bitewîne ji qehra xwe ra?
Asê ye, avahiyek Îlahî, ev mesken lewra.

Tên rapêçandin, tên danîn meskenên zeximandî,
Lê karê beşer neşê esîr ke ezma beşerî;
Ev sîngana, heta ebed serheddê Xweda nin
Got; “Pîşeyê min ê bedew, nebi binpê nehêlin”.
Neslê ‘Asim tune, çan min got, ew nesl e bi rastî:
Vaye binpê nekir namûsa xwe û binpê nahêlî.
Cendekên şehîdan, biner çer bûne çiya û zinar…
Ew serê l’rikû‘ê nebit, l’dunyê nizm nabe çu car,
Kuştî ne, b’derba enya pak, dirêj mane razayî,
Bona hîlalekê Ya Reb! Çi roj diçin avayî!
Ey leşkerê ketiye axê ji bona van axan!
Enya pak ramîse hêja ye ecdad bê ji asman.
Tu çend mezin î, xwîna te rizgar dike tewhîdê…
Şêrên Bedrê ancax ew qasî xwediyê rûmetê.
Bêje, kî dê bikole qebra ku teng neyê li te?
Ku bêjim em te defin kin dîrokê, dê hilmede.
Dewranên te serobin kirine, têrê nake ev kîtab…
Hew ebediyeta cawîdan te dike îstîab.
Bêjim; “Ev kêla te ye!” Ka’bê bînim ber serê te;
Peyama ruhê xwe bibhêm û bavêm ser kevrê te;
Dawiyê ez vê qubbeya asman bînim wek ‘eba,
Li qebra te ya bi xwîn ez werkim digel stêra;
Ewrên nîsanê bi ban kim bo tirba te-y’ vekirî,
Xerçenga heft şewq min dirêjkira j’wî milî;
Binê vê awîzeyê da, tu dakirî di xwînê da,
Gava tu razayî, heyva şevan min banya j’te ra,
Min ew hiştiba heta fecrê wek turbedarekî;
Roj bi fecrê ra awîzeya te min kirba ronî;
Êvarên herîrî min l’birînên te bipêça şevan…
Dîsa li ber xatirê te nakeve ber tu tiştan.
Tu bû, bi şikandina selweta xaçiyên dawyê,
Te Selaheddîn sultanê şîrîntirîn li şerqê,
Digel Qiliç Arslan l’mezinaya xwe hiştî heyran,
Tu bû, gava İslam nixumî difetisî bi xusran;
Te kir parçe çenbera hesin şikand bi sînga xwe;
Navê te l’stêrkan geryanê dike digel ruhê te,
Tu hilnayê qirnan da ku bidefinînim… Heyhat,
Têra te dikin aso, qet te hildidin ev cihat?…
Ey şehîd kurê şehîd, ji min nexwaze qebrê,
J’te ra hembêz vekiriye Peyxamber li wêderê.

Mehmed Akif Ersoy
Werger: Ali Karadeniz

Şehirler de Eskir

İnsan doğup büyüdüğü şehre gitmek için bahane beklemez elbette. Ne var ki işten güçten fırsat bulamayanlar o bahaneyi arıyorlar. Ben de uzun bir aradan sonra nihayet bir bahane buldum da gittim Mardin’e.
Ne çok özlediğimi şehre inince daha iyi anladım. Ömrümün en önemli zamanlarının geçtiği şehir, her seferinde beni yeni bir yönüyle tanıştırır. Bu nedenle Mardin, her dem tazedir benim için. Neredeyse her gidişimde Diyarbakır Kapısı’nda iner, taşlı yollarını adımlar, usta ellerin zamana teslim ettiği ve zamanın büyük bir kadirşinaslıkla koruduğu sanatlı taşlardan mamur evler arasında, sokaklarda dolaşırım. Ara ara durur ovayı seyrederim. Mevsimine göre bazen kahvenin, sarının bütün tonlarına bürünen, bazen yeşilin her tonunu yansıtan, uzayıp giden ve ufukta mavi göğe kavuşan bu ova bende tarifsiz duygular uyandırır.
Şehri dolaşırken hafızamın tazelendiğini hissederim. Evler, bir zamanlar şehir eşrafının yaşadığı konaklar, medreseler, hanlar, abbaralar, taş fırınlar, lezzetli yemeklerin piştiği lokantalar, türlü hediyelik ve elektronik eşyaların satıldığı pasajlar, sinema salonları, eyerci, bakırcı, keçeci dükkânları, her birisiyle ilgili hatıralarım yeniden canlanır, tazelenir.
Bir gün bendeki Mardin’i, belleğimde yer almış intibalarımı yazma imkânım olur mu? Umuyorum. Yazmaya değer ne çok hikâyeleri var; sokakları, mahalleleri, çeşmeleri, medreseleri, camileri, kiliseleri… Oyun ve eğlenceleri, örf ve adetleri, müziği, mitolojileri, yemekleri, giyim kültürü, evleri, avluları ve başka nice konular. Bu gidişimde fark ettim ki, her gün adı yüzlerce kez söylenen meydanlar, caddeler, mekânlar, eskisi kadar hafızalarda canlı değil. Şehirler asıl unutulursa eskir.
Bu kez, ortaokulu, liseyi beraber okuduğumuz arkadaşlarımı aradım. Onlarla Şehidiye’de, bir yandan kaleyi gören, bir yandan ovaya bakan eski çay bahçelerinden birinin yerine, Yenişehir’de bir çay bahçesinde buluştuk. Önce yılların üzerimizde biriktirdiği izlerden bahsedip takıldık birbirimize. Demli çay eşliğinde geçmiş günlerden, bugünden, çoluk çocuklarımızdan bahsedip sohbet ettik. Sonra kalktık ve Mardin’e çıktık.
Yenişehir’de olmakla Mardin’de olunmuyor. İstanbul’da, Ankara’da ve Türkiye’nin her yerinde görülebilen tek tip binaların, AVM’lerin bulunduğu sıradan bir yerleşim yerleriyle aynı tarzı yansıtıyor. Gözlerinize tanıdık gelen, kendine özgü bir yöne, kimliğe sahip olmayan çağdaş bir mimari. Çağdaş şehirciliğin sahip olduğu mimari anlayış, büyümeye bağlı ihtiyaçlara, her şeyi dönüştürerek cevap verme üzerine kuruludur. Ancak şunu da söylemek mümkün: Yenişehir’in kurulması, Mardin şehir dokusunun korunması ve sürdürülmesi için bir fırsat olarak görülebilir. Mardin’in yemeklerini Yenişehir’de bulmak, o lezzetleri tatmak elbette mümkündür. Ama şehrin kendisi yukarıdadır. Biz de yukarı çıktık.

Dersu Uzala: Bir filmi okuma denemesi

Sinema, insanın dış çevreyi görmesine imkan sağlayan sanatlar arasında önde gelir. Akira Kurosawa’nın yönetmenliğini yaptığı Dersu Uzala filmi, sinemanın bu özelliğini gösteren önemli yapımlardandır. Rus-Japon ortak yapımı olan film, uzunluğuna rağmen, sonuna kadar aynı ilgiyle izletmeyi başarır.
Şantiye alanına gelen takım elbiseli adam, çalışanlara bir mezar aradığını söyler. İşçi; “Burada henüz kimsenin ölmeye vakti olmadı.” der. İnsanlar, makineler ormanın ortasında yapılacak inşaat için çalışıyorlar. Etrafta yeni kesilmiş sedir ve köknar ağaçlarının kütükleri duruyor. Adam, aradığı mezarı bulamayacağını anlayınca iç çekişiyle beraber Dersu diye söylenir. Film, olayların nereden nereye geldiğini göstermek için geriye sarar. Harita çıkarma işiyle görevli bir grup Rus askeri ormanda yürüyor. Akşamın çökmesiyle grup güvenli bir mevkide konaklamaya karar verir. Hem akşam yemeğini pişirmek, hem de ısınmak için ateş yakarlar. Vakit ilerledikten sonra, grup yatmaya hazırlanır. Tam o esnada bazı çıtırtılar duyarlar. Hemen silahlarını alarak sesin geldiği yöne doğru hareketlenirler. Çünkü burası dağın başında büyük ve sık bir ormandır. Böyle yerlerin insana mutluluk veren, çekici yönlerinin yanında, kasvetli, ürküntü veren vahşi yönleri de vardır. Hepsi heyecan ve korku içinde beklerken; “Ateş etmeyin, ben bir insanım” diyen bir erkek sesi duyarlar. Askerler ve başlarındaki yüzbaşı, elleri tetikte sesin sahibinin yaklaşmasını beklerler. Gelenin gerçekten bir insan olmasının verdiği sevinçle; “Şuraya bakın bir adam” diyerek bağrışırlar.
Yüzbaşı, adama; “Kimsin, Çinli misin?” diye sorar. Adının Dersu olduğunu söyleyen adam, evet veya hayır yerine; “Avlanırım” diye cevap verir. Filmin ilerleyen dakikalarında Rus birlikleriyle savaş halinde olan Çinliler görülüyor. Dersu, onlardan olmadığını belirtmek için bu şekilde cevap vermişti. Avcının güven veren bir adam olduğuna kanaat getiren Yüzbaşı, ondan oturmasını ister. Avcı, gün boyunca yemek bulamadığını ve aç olduğunu söyler. Yüzbaşı ona yemek verirken; “Madem avcısın, nasıl olur da aç kaldığını merak ediyorum” der. Dersu, iyi bir avcı olmadığını söyler, anlamlı şekilde. Eğer iyi avcı olsaydım, bütün yaratıkları vurur, kimseye yiyecek bir şey bırakmazdım. Bu sözüyle keyfi avlanmadığını, son çare olarak avlandığını ima eder.
Dersu’ya kaç yaşında olduğunu sorar Yüzbaşı, yaşını bilmediğini söyler. Onun zihninde yaşanmış olaylar vardır, zamanı tarihlere ve belirli anlar şeklinde parçalamayı bilmez veya böyle bir düşünceyi doğru bulmaz. Uzun zamandır buradayım, karım ve çocuklarım öldürüldüğünden beri ormanda yaşıyorum der.
Uzun zaman tabiatla içiçe yaşamış olan Dersu, onunla bütünleşmiştir. Tabiatın her halini okuma, bütün işaretlerini takip etme yeteneğini kazanmıştır. Ormanın yabancısı askerler, onun tabiattan canlıymış gibi bahsetmesine anlam veremediklerinden söylediklerine gülerler. Hâlbuki insan yaşadığı yere uyum gösterdiğinde, mekanla insan arasında bir etkileşim meydana gelir, ve mekân insanı korumaya başlar. Dersu, insan, konakladığı mekândan ayrılırken orada yiyecek bir şeyler bırakmalı der. Kendisinden sonra yiyeceği olmayan birileri oraya gelirse onu bulup yesinler diye. Böyle davranmakla mekâna karşı şükranını göstermiş olur.
Dersu’nun kazanmış olduğu maharet sayesinde söylediklerinin veya yaptığı uyarıların her seferinde doğru çıkması, askerleri hayrete düşürür. Islanmamak için bir yere sığınan askerlere, daha yağmur dinmemişken; “Haydi hazırlanın gidiyoruz, kuşların öttüğünü duymuyor musunuz, bu yağmurun dineceğine işarettir” deyince, itiraz etmeden oradan çıkarlar, ve çok geçmez yağmur diner. Tabiatın insanla benzer huylara sahip olduğunu düşünür. Ateş, su ve rüzgâr, der, kızınca korkunç üç ulu insana dönerler.
Her şeye layık olduğu değerin verilmesini söyler. Askerlerin, eğitim amacıyla ağaca astıkları şişelere nişan alıp vurmalarını doğru bulmaz. Çünkü şişe ormanda az bulunduğundan değerlidir, bu şekilde yok edilmemeli. Nişana ateş etme sırası ona gelince, şişeye değil, asılı olduğu ipe ateş eder ve vurur. Askerlerden hiçbiri hareketli bir nişana isabet edemezken, o hem ince, hem hareket halindeki ipi vurur. Böylece tabiata en az zarar veren davranışı yapmış olur.
Grup, Dersu’nun kendilerine katılmasıyla daha hızlı ilerler. Her izi ve işareti çok iyi okur. Buldukları ayak izlerinin kime ait olduğunu, kaç gün önce geçtiklerini, genç mi yaşlı mı olduklarını doğru bir şekilde tahmin eder. Merakla bunu nasıl bildiğini sorduklarında, basit der, ayakkabıların izinden kim olduklarını, izlerin derinliğinden geçtikleri zamanı, topuk izinin derinliğinden de yaşlarını tahmin ediyorum.
Dersu’nun her söylediği bilgelik barındırır. İnsanın hayal kuran bir varlık olduğuna inanır, onun için insan hayal kurmalıdır der. Hayal kurmak insanın içini ısıtır ve zihin dünyasını berrak tutar. Bilmedikleri, tanımadıkları ormanda çalışan gruba şöyle der: İnsan dönülecek bir yola gidiyorsa, izler kaybolmadan geri dönmelidir. Yoksa her şey çok geç olabilir. Rüzgâr izleri kaybetmeden geri dönmelidir. Burada rüzgar kavramını zaman anlamına gelecek genişlikte kullandığı anlaşılıyor. Aksi halde rüzgar her yeri birbirine benzetirse, insana büyük yorgunluklar isabet edecektir.
Peki ya kaybolursa insan? Dönüş yolunda kaybolan bir insanın yapacağı en mantıklı şey hayatta kalmanın yolunu bulmasıdır. Bu çareyi ararken hiç dinlenmeden, var gücüyle çalışmalıdır. Bir kafileye öncülük eden kişi, zora düştüğü yerde, grupta kendisinde daha deneyimli biri varsa onun emrine girip derhal çalışmalıdır. Hızlı çalışmak, yavaş çalışmanın yol açacağı kötü sonuçlardan insanı korur.
Doğa karşısında acz içinde olan insan bir yolcudur. Yolun ise türlü halleri vardır. Yolculukta insanın ihmal etmemesi gereken en önemli iş yürümektir. Ama nereye gittiğini bilerek yürümesi de o oranda önemlidir.
Nihayet askerlerin harita çıkarma işi biter. Dersu’ya onlarla beraber şehre gelmesini önerirler. O kabul etmez. Şehir avlanacak yer değildir çünkü. Avcılık insanın bir mülke sahip olmaması demektir. Şehir ise mülkiyetin, hazırcılığın olduğu yerdir. O yer ona uygun değildir. O bir tabiat adamıdır ve orman onun için en iyi yaşam mekânıdır. Ama bir isteği olur; kendisine bir silah ve mermi vermelerini ister.
Yıllar geçer, aynı grup yine ormandadır ve Dersu’yla ikinci kez karşılaşırlar. Yüzbaşı bu süre içerisinde onu çok merak ettiğini söyler. Dersu, çok samur avladığını, çok para kazandığını ama bütün parasını bir votka tüccarına kaptırdığını söyler gülerek. Yüzbaşı bunun nasıl olduğunu sorunca, paramı daha iyi saklar düşüncesiyle ona teslim ettim. Hâlbuki o benim paramla birlikte kayboldu. Bunu neden yaptığına “anlam” veremiyorum der.
Yıllar Dersu’yu yaşlandırmıştır. Ormanda gözleri sayesinde avlanarak yaşamayı başaran bu orman adamı avlanamayacak duruma gelmiştir. Yalnızlığa zamanla alışmıştı ama şimdi buna güçsüz düşmek de ekleniyordu. Bunun fark eden Yüzbaşı, tekrar kendisiyle beraber şehirde yaşamasını teklif eder. Bu sefer sevinçle kabul eder. Yüzbaşının karısı ve oğlu, kısa sürede Dersu’ya alışırlar, onun sade yaşamından etkilenirler. Ancak Dersu şehir hayatına bir türlü alışamaz. Burada suyun parayla satılmasını kabullenemez mesela, şiddetle karşı çıkar. Şehrin, insan hayatını sınırlamasına anlam veremez. İnsanların kutu gibi evlerde yaşamaya razı olduklarına şaşırır. Nihayet, Yüzbaşıya şehirde yapamayacağını söyler. Ailesine alıştığını, onlardan ayrılmasının kendisini çok üzeceğini bildiğini, ama yeniden ormanına, steplerine, özgürlüğüne dönmek istediğini anlatır. Gider.
Yüzbaşı bir müddet sonra Dersu’nun öldürüldüğünü haber alır. Ormana gidip dostunun cesedini teşhis eder. Ölüm haberini getiren memura, Dersu’yu anlatır. Memur, bir avcının nasıl silahsız dolaştığına anlam veremez. Oysa Yüzbaşı, Dersu’ya son model bir silah vermişti. Belki bu silahı elinden almak için onu öldürmüşlerdi. Karlı bir günde Yüzbaşı dostunu ormanda bir ağacın altında gömer ve döner.
Aradan üç yıl geçmiştir. Yüzbaşı, dostunu mezarını ziyarete gelir, ama ormanda başlayan bu inşaat karşılaşır ve Dersu’dan bir iz bulamaz.
Kurosawa, insanın dikkatini hayata, tabiatta var olan düzene çekmeye çalışmıştır. İnsan iştihasının sınırları genişledikçe, içinde nefes aldığımız dünyanın sınırları o oranda daralıyor. Hayatın düzenini bozmak, insanın yakasını ömür boyu bırakmayan bir huzursuzluk ve kargaşa getirir. Bu kötülükte ısrar eden insan daha hırçınlaşır. Çünkü her şeyi güç kullanarak, zorla elde eden insan, daha büyük bir gücün gelip elindekini zorla almasından korkmaya başlar. Bu korku asla insana rahat vermez.

Güzel ve hüsün

Güzellik ve hüsün aşktan oluşur. Bu iki duyguyu ortaya çıkaran ve kendini ikiye bölen aşktır. Aşk, yeniden ‘bir’ olmak için çabalar. Bir iken ikiye bölünür çünkü kendini görmeyi ister. Kendisine aynadarlık yapacak bir karşı kendine ihtiyaç duyar. Böylece aşık maşuku oluşturur.
Cemal ve hüsün birbirlerine bakan ve bir olma amacında olan aşık ve maşukturlar. Bu amaçlarını tekrar eylemi üzerine kurarlar. Ancak bunu kısır döngüye çevirmezler. Dalgaların sahile kavuşup geri denize dönmeleri, sonra yeniden sahile gitmelerine benzer durum. Sahile varan dalganın ardından giden yeni bir dalga gibi, her dalganın aldığı bir öncekinden farklıdır. Önceki dalganın aldığını almak ister, ama hem kendisi hem aldığı farklılaşmıştır o süre içinde. Bu tekrarda bir kısır döngüden söz edilmesi mümkün değil.
Güzellik ve hüsün birbirine nazlanarak türlü cilveler oluştururlar. Tutkuya dönüşen bu cilveler sabit kalmaz, sonunda bir hareketi başlatır. Durum daha da genişler, çeşitlenir ve nihayet farklı aşamalara ulaşır. Bu aşamadan sonra tutkuya dönüşen işveler, görünecekleri bir şekle veya şekillere ihtiyaç duyarlar. Hem görmek hem görünmek emeline düşerler. Hüsün cemale, cemal hüsne naz yapar. Mum ve ışık arasındaki ilişki gibi… Mum yaydığı ışıkla kendini dikkate vermeyi amaçlar. Işığın beklentisi ise farklı; mum parlamak ister, ışık eriyen mumun içine pervaneyi çekerek daim olmak için uğraşır.
Her bir şey diğerine kaynaklık eder, aynı zamanda bu kaynakların tümü yeniden en başa, birincisine dönmeye çalışırlar ve böylece bir harmoni oluştururlar. Buna aşk çeşitlenmesi denilebilir. Sahile hücum eden dalgalar varlıklarını duyuracakları bir ses çıkarma amacındalar. Ancak bunun olması bir rüzgâra, bir sahile ve bu ilişkiler ağını sağlayan çekime bağlıdır.
Burada yeni ihtiyaç doğar: bu oluşların bir bilgiye ve ilgiye dönüşmesi. Bu ilgi eyleminin sahibi veya adı gözdür. Göz pencere olur ve bu pencereden asıl bakan ise idrak dediğimiz yetidir. Bu idrak yetisi gerçekleşmedikçe göz bir şey görmüş sayılmaz. Ancak idrak da eksik olana işarettir. Anlamak isteyen, anlamaya çalışan, bilmek isteyen duyguya işaret eder. Bilme dediğimiz şeye ererek bilen konumuna sonradan gelir. Bilmeyenin, yani idrak yetisinin bilmek istemesi, bilinmesi gereken bir varlığın olduğunu gösterir. Bilmek, ister deneyimlemek, ister bulmak şeklinde olsun, bir olmayanın bulunduğuna veya bilmediği bir durumun varlığına şahit olmak demektir.
Bütün bu sürgit ilişkilerin temelinde aşkın kendi hesabı bulunuyor. Her şeyi kendisi için kurgular aşk. Lacan’ın ifade ettiği aşkın narsistliği bu olsa gerektir. Her şeyi göze alır, sarsıntılar ve çekimler meydana getirir. Bu sarsıntılar insanlar aleminde aşık maşuk, başka bir deyişle, Leyla ve Mecnun, Mem ve Zîn, Romeo ve Juliet adı altında duyulur ve bu suretlerde görünür olurlar.
İkilik birliğin aynası olarak meydana çıkar. Bülbülün güle olan düşkünlüğü, pervanenin muma olan tutkusu da aynı amaca dönüktür. Renklerin, seslerin varlığı hep bir karşıtlık ve karşılaştırma üzerinden oynan güzeli bulma oyunudur.
Büyük küçük, sıcak soğuk, gece gündüz aşkın türlü cilveleri olarak görüntüler aleminde bulunuyorlar. Güzellik ve çirkinlik mefhumları kendi içinde çeşitlenirken. Aralarındaki fark sadece şöyle tanımlanır: Çirkin güzel olmayandır ve güzel çirkin olmayandır. Yani güzeli çirkinde tanımlıyoruz.
Ses öyle değil mi? Ses “dil” dediğimiz formu kazanınca anlam dünyasında bir yer bulur. Sesin ilgiye mazhar olması, onun bir anlama karşılık gelmesi demektir. Ses eşiğinin altı ve üstündeki seslerin insanlar için anlamsızlığı bir şeye karşılık gelmemesi sebebiyledir. İnsan anlamsız nice sesleri duymaz bile. Suyun sesi, insanın sesi, rüzgarın, hayvanların sesleri anlam dünyasında bir yere oturmayınca, veya örtüşmeyince o sesler duyulmaz. Ses eşiği ilgi ve anlam düzeyini ifade eder. İnsanın dikkat kesildiği veya odaklandığı bir anda etrafını kuşatan hareket ve sesleri duymayışı gibi. Hedefte olan, asıl olan ilgi odağında olandır.
Aşk insanda kendini odağa oturtur. Aşkın biricik oluşu, onun insana bir emrivakisidir. Her an ve her şeyde duyumsanmak istemesi, aşkın narsistliğinden kaynaklanıyor.

Orantısız Evlilik Üzerine Yakılmış Bir Şarkı

Klasik şarkılarda işlenen temel konular, toplumda yaşanan olaylardır. Ozanlar halk arasında birer aktarıcı, birer vakanüvis gibi davranmışlar. Yaptıkları şarkılar kitle iletişim aracı işlevi görmüş adeta. Yazı veya görüntü gibi enstrümanları olmadan, olayları söz ve ses üzerine kurgulayarak halka aktarmışlar. Yaşanmış savaşları, aşiretlerin yayla anlaşmazlığı yüzünden yaptıkları çatışmaları ve bu çatışmalarda insanların gösterdikleri kahramanlıkları veya bir doğal afette yaşanan acıları bestelemişler. Yazının kalıplarına, göreceli sınırlayıcılığına düşmeden, sözlü anlatımın sağladığı rahat ve serazat imkanları kullanarak yapmışlar. Seslerinin nağmesinde olay, dinleyenlerin gözünde görüntüye dönmüş. Dinleyici, hikayeyi bir sinema perdesine yansıtılmış gibi izler aynı zamanda. Ozanlar hikayeleri yorumsuz, nesnel bir bilgi olarak aktarma çabasını göstermişler.
Ozanlar, aşkları, özlemleri, hasretleri anlatmışlar. Farklı tabakadan, farklı kültürden, farklı inanç ve ırktan birini seven aşıkların önüne çıkan engellerle mücadelelerini anlatmışlar. En çok da gönülsüz evlilikleri… Ya başlık parası için veya başka nedenlerle yaşlı adamla evlendirilen çocuk yaştaki kızların ıstırabını söze aktarmışlar. Bu tür orantısız evlilikleri konu edinen şarkıların sayısı çok fazladır. Çünkü toplumda çok sık yaşanmıştır. Burada bu şarkılardan bir tanesi üzerinde duracağız. “Kayada biten gül” anlamına gelen “Gula li ber qefaye” adındaki bu şarkı, henüz onüç-ondört yaşındayken, yetmiş seksen yaşında olan bir adamla evlendirilmiş bir kızın ailesine ettiği sitemi anlatır. Bu konuyu işleyen çok şarkı yapılmış, ama bunun onlardan bir farkı vardır. Bu farktan bahsetmeye başlamadan önce, bu türdeki şarkıların çözümlemesine katkı yapacak bir hususa dikkat çekmek istiyorum:
Kadın sorunları üzerine söylenmiş şarkıların genellikle erkek ozanlar tarafından yapıldığını görüyoruz. Çünkü var olan ve toplumu şekillendiren kültür, kadının halinden şikayet etmesini, aile büyüklerinin kararına karşı gelmesini ayıp saymıştır. Aynı şekilde, inançtan kaynaklı kültüre göre kadının sesi mahrem kabul edilmiştir. Toplum içinde erkeğin şarkı söylemesi dahi yadırganırken ve şarkı söyleyenlere iyi bakılmazken, kadınların şarkı söylemeleri daha zor kabul edilir. Düğünlerde erkek ve kadının karşılıklı oyun şarkıları söylemeleri istisna tutulursa, kadının şarkı söylemesi doğru bulunmamıştır. Bu nedenle kadınların dilinden anlatılan bu şarkılar, erkek ozanlar tarafından yapılmıştır. Bazen ozan, sevdiği kızın başkasıyla evlendirilmesi üzerine, kendisi sevdiğinin dilinden şarkı yapmış, bazen de duyduğu veya şahit olduğu acı bir hikayeyi, yine hikayenin sahibi olan kadının dilinden anlatmıştır. Burada bahsedeceğimiz şarkı için de aynı durum söz konusu olabilir.
Gula li ber qefaye şarkısı, Doğu Anadolu yöresine ait anonim bir şarkıdır. Şarkının farklı versiyonları bulunuyor ve ozanlar bunu farklı şekilde okuyorlar. Sözlü kültürün tipik özelliğidir, tek bir forma sahip kalmıyor, değişiyor. Örneğin Dengbej Reso’nun okuduğu versiyonda kızın; “Neden beni akranım olan bir gence vermediniz” şeklinde söylediği söz, dengbej Maruf’un okuduğu versiyonda şöyle geçiyor; “Neden beni aşık olduğum yedi yaşındaki oğlana vermediler”. Bu fark önemlidir. Bu yazı işte bu mısrada geçen “yedi yaş” ve “akran” farkı üzerine kuruludur. Dengbej Maruf’un okuduğu versiyonun sözleri şöyledir:

“…
Belki Allah ahımı dünyada anneme, babama bırakmaz,
Neden beni aşık olduğum yedi yaşındaki oğlana vermediler de
Beni tutup yetmiş seksen yaşındaki bu yaşlıya verdiler
Sevdiğim o el oğlunun hasretiyle boynum bükük kaldım
Ağzı kötü kokan, sivri bıyıkları yüzüme batan bu adamın yanında
Sabaha kadar beni uyku tutmuyor.

Ey kız, bak sana derim,
İşte ömür geçiyor, bir bakmışsın yetmiş, seksen olduk,
Giden tekrar geri dönüp gelmez
Korkarım sonumuz Mem ile Zin Hasan ile Belkis, Yusuf ile Züleyha gibi olsun
…”

Bu şarkının asıl versiyonunun hangisi olduğu bu yazının konusu değil elbet. Belki meraklı araştırmacılar tespit ederler. Burada asıl dikkate değer nokta, kızın; “Neden beni yedi yaşındaki bir oğlana vermediniz de yetmiş seksen yaşındaki bir yaşlıya verdiniz?” şeklinde dile getirdiği meseledir.
Bu soruda bir nevi analoji söz konusudur: Toplum, yetmiş yaşındaki bir adamın yaşı kendisinden çok küçük bir kızla evlenmesini normal karşılıyorsa, yetişkin bir kız neden yedi yaşındaki bir oğlanla evlenemesin veya evlendirilmesin. Akıl ve mantık, onüç-ondört yaşındaki bir kızın, kendisinden altmış yaş büyük bir yaşlıyla evlendirilmesini nasıl kabul etmiyorsa, yedi yaşındaki bir oğlanın evlenmesi de aynı şekilde doğru değildir. Ne var ki rıza alınmadan ve denklik aranmadan evlendirmelerin yapılabildiği toplumlarda, bu tür olaylar rahatlıkla görülebiliyor.
Zoraki evliliklerde mağdur edilen taraf genellikle kadındır, ama bazen erkekler de aynı mağduriyete uğruyorlar. Rızası ve onayı alınmadan evlendirilen erkek çocuklar da vardır. Ölen ağabeyin dul karısıyla evlendirilme geleneğinde olduğu gibi… Bu tür evlendirmeler, istisnaları olsa bile, her iki taraf için de sorun sebebidir. Kadın, o güne kadar kardeşi veya oğlu gibi gördüğü kayınbiraderiyle evlendirilmekten rahatsız, erkek ise hem yengesi ve ablası konumunda olan, hem de yaşça kendisinden büyük birisiyle evlendirilmiş olmaktan rahatsızdır. Ancak aile büyüklerinin kararları ve geleneğin baskısı, iki tarafa da karşı çıkma şansı bırakmıyor. Toplumsal bir sorun olarak görülen bu adetler, ekonomik, siyasi ve örfî bazı nedenlere dayandırılarak açıklanmaktadır. Ama bu gelenekler üzerine yapılmış olan şarkılar, zoraki ve orantısız evliliklere mecbur bırakılan insanların ne kadar mutsuz olduklarını gösteriyor.
Toplumumuzda kadın konusunda yaşanan sorunları, sürmekte olan geleneksel yapımızla açıklanabileceğini düşünüyorum. İslam’a dayandırılarak yapılan açıklamalar ve verilen fetvalar da aynı geleneksel ve örfi yapıdan ileri gelmektedir. Dinin temel kaynağında küçük yaştaki bir kızın veya oğlanın yaşça kendinden çok çok büyük birisiyle evlendirilebileceğine dair bir hüküm yoktur. Böyle bir hükmün olup olmadığını sormak bile aklın kabul edeceği bir konu değildir.
Tarihin farklı bir döneminde, farklı bir toplumda ve farklı şartlar altında yapılan hükümleri ve oluşan örfü dondurarak, onu tüm zamanlara yaymak doğru değildir. Böyle bir anlayış insanın ve toplumun dinamik yapısıyla bağdaşmaz.
Örflerin toplumsal geçerliliği dönemseldir. Teknolojik şartlara bağlı olarak toplumlar değişip dönüşürler. Dünya görüşü, yerleşik gelenekler, örfler değişime uğrar ve toplum yeni adetler yeni kanunlar yapmaya doğru evrilir.
Değişim ve dönüşümler, doğru ve sürdürülebilir bir yaşam arayışının sonucudur. Dinlerin kendi içlerinde farklı mezhepleri/yorumları bulundurması, peygamberlerin tevhid ana ekseninde farklı şeriat (kanun)lara sahip olmaları bunu gösteriyor. Dinamik bir yapı üzerine kurulu toplumsal yaşamın, katı halde varlığını sürdürmesi düşünülemez. Çünkü sosyo-kültürel yapıyı değişmez normlara indirgemek, bireysel ve toplumsal sorunlar doğuruyor. Nitekim katı kurallar, dinamik olan toplum ruhuyla tezat oluşturduğundan sürekli olamıyorlar.
Bu bağlam içerisinde konumuz olan ve ne zaman söylendiği belli olmayan bu şarkının, orantısız evliliklere bir itiraz olduğunu görüyoruz. Topluma yanlış bir geleneğin açtığı yarayı haykırmaktadır. Ne din, ne de dini hükümlerin yorumundan oluşturulan fıkıh, insanın biyolojik, sosyolojik, psikolojik yapısıyla çelişir hükümlere onay verir. Rasyonaliteden uzak ve insan gerçekliğiyle bağdaşmayan bazı fıkhî görüşlerin toplumumuzda hâlâ varlığını sürdürmeleri kabul edilemez. Çünkü evlilik, birbiriyle nikahlanacak iki tarafın hayatını birinci derecede ilgilendiren bir konudur. Bu nedenle ruhen, fikren, fiziken birbirine denk olmayan iki insanın, sadece velilerinin veya geleneğin baskısıyla evlendirilmelerini din doğru bulmaz. Bireysel aklın ve karar verme gücünün eskiye oranla çok geliştiği bu çağda, bu konuların sağlam yasalar üzerine oturtulması şarttır.

Ma

Di zimanê Kurdî da gutina “ma” di sê mahneyan da tê gutinê. 1) Wek daçeka pirsê, 2) Halê dema bihurî ya kiryara “man”, 3) Daçeka xwestinê. Awayê 1. û 2., tê zanînê, lê mahneya sêyem zêde nayê gutinê. Ev awayê sêyem formeke çawa ye û çawa tê gutinê, di metnên berîn/qedîm da ev bikaranîn heye tuneye, em hinekî lê hûr bibin.

1. Ma: Daçeka pirsê ye
Mahneya, gelo, qet dide axivtinê.
1.1. Di mehnaye gelo da: Ma, wek daçeka pirsê tê serê axivtinê û wê axivtinê dike pirs. “Ma tu xwe nas nakî?” (Beydaba) Bi saya vê daçekê tê sehkirin ku ev axivtin pirs e. Ku “ma” nebe, axivtina “tu xwe nas nakî” dimîne û mahneya wê dibe hikum: “Tu di heqê xwe da bi tutiştî nizanî, tu ji xwe agahdar nine.” Di Kurdî da daçeka pirsê pirr caran nayê gotin. Ku eynî cumle bêyî “ma” bête gotin dîsa dibite pirs, lê bi şertê ku di teqneya pirsê da bête telafuzkirin: “Tu xwe nas nakî?”
1.2. Di mahneya “qet, hîç” da. Di vê misrayê “ma” pirs e, lê mahneya qet, hîç dide: “Ma dibit mislê te Dahî sed hezar ‘ebdê feqîr” (M. Nezîrê Bedewî). Daçeka “ma” carna tê dawiya cumeleyê jî: “Sar dibit dil ma?” (Melayê Cizîrî) Di vê nimûneyê da cardin bi mahneya pirsê ye. Lêbelê di vê hevokê da, mahneya “na” jî dide: Dil qet sar nabit.

2. Ma: Kiryar
Kiryara halê dema bihurî ye, ji mestera “man” tê çikirin. “Man” di heman wextê da kiryara kesên sêyem yên pirjimar e. “Canê min ma dilêm pêket” (kilama Eman Dilo). “‘Alem xweyabû ma di nav” (Cizîrî). Ev şikil bikaranîn li hemû deveran tê gotin û tê zanîn. Tê da tu pirsgirêk tuneye.

3. Ma: Daçeka xwestinê
Ev mahneya sêyem ku bû sebebê nivîsandinê vê nivîsarê, ne belav e, yanî hin dever xaric, li hemû deveran nayê gotin. “Ma hemû partî werin ba hev û qanûna esasî çêbikin” (ji hevpeyvîneke televizyonê). Yan jî; “Ma ev jî hebe, ma ew jî”. Weke di van cumleyan da têdîtin, ev şikil daçek di mahneya xwestinê da tê bi karanîn. Ev qalibê “ma” bi mahneya “bila”, “bira” da ye. “Ma hemû partî werin ba hev..” yanî “Bila hemû partî werin ba hev…” an jî “Bera hemû partî werin ba hev…” Daçeka/edata xwestinê ye. Ev şikil “ma”, bi serê xwe nayê gotin lê wek parçeyeke gotina “çima” li hemû devaran tê bikaranîn. “Çi” pirs e, “ma” daçeka xwestinê ye. Yani “Çi bila””, yan jî “çi bira?”, “Çi dixwaze”.

***
Ji xeynî van hersê formên “ma”, formeke çarem jî heye, ew bi mahneya “me” ye. Di hin zaravan da bi şiklê “ma” tê gotinê. Wek nimûne: “‘Alim e b’derd û birînê ma dema dîdar û dînê”. Di vê misrayê da “ma” bi mahneya “me” ye.
***
Ev hersê, hetta her çar formên “ma”yê jî hene, hem di metnê berîn da, hem jî îro di nava dengkirina xelkê da hene. Hûrbûna bi ser fehmkirina zimên[1] da[2], derfetên naskirina zimên ji vekoleran ra çêtir dike. Wekî/madem karê zimên serwextkirin û ragihandin e, heq e ziman di nivîsandin û peyvê da bi şiklê xwe yê herî hêsan bête karanîn. Hêsankirina ziman dê çawa pêk bê? Ev nuqtê kakila meselê ye. Guhdarîkirin, ji bûna bersiva vê pirsê nuqeteyeke muhîm e guhdarîkirin; divê meriv guhdariya zimanê zindî bike. Zimanê zindî li herêmekê tenê niye, li gellek deveran û di gellek tiştan da ye.

Nîşe
[1] Derheq gotina “ziman” da şîrove û ramana min wisa ye: Ziman gutineke pirraniyê îfade dike. Mîna “por”… Çawa ku “por” ji hemû mûyên bi serî ra tê gotin, ziman jî wisan “pirraniyê” nîşan dide. Ji ber ku gava ziman tê gotin yekûniyek/tevdatiyek tê qestikirin. Ku ev şîrove durist be, wê gavê gotina ziman bi awayê “zim+an” divê ku veqete kîte/heceyên xwe. “An” pirrjimariyê nîşan dide.
[2] Daçeka “da” “ra” di nivîsariyê îro da, exleb bi awayê “de” “re” tê nivîsandin. Bi fikra min şiklê “da” “ra” bête nivîsandin duristir e. Ji ber du bûnan: 1) di metnê me yê berîn/qedîm hemuyan da, 2) di nava gel da jî bi şiklê “da” û “ra” tê gotinê. Bikaranîna şiklê “de”, “re” tenê li deverên mîna Mêrdîn û derdora wê heye. Ez bi xwe wek Merdîniyekî qayil im bi şiklê “da” “ra” bête gotin.

Sonbahar huzursuzluğu

Pencereden dışarıyı seyrediyorum. Hava kapalı, kurşuni bir grilikte. Bulutlar boşalmaya hazır duruyorlar. Sonbaharın döktüğü yapraklar rüzgarın önünde sağa sola savrularak sürükleniyorlar. Üzerlerine yağacak yağmur damlalarıyla çamura bulanacak, sonra ezilip gidecekler. Birden içimde Farid Farjad’ın yakıcı kemanını duyuyorum, sonra kendimi de onlarla beraber sürüklenirken hissediyorum.
Yaşadığımız günlerin rüzgarı sonbahardan geri kalmıyor. Zaman huzurumuzu yerlere dökmüş sürüklüyor. İnsanlar sonbahar yaprakları gibi yeryüzüne savurulmuş durumdalar. Doğruya hizmet etmediği belli savaşlarda şehirlemiz yıkılıyor, maziyle bağlar koparılıyor. Bu toprağın kültürleri, inançları tahrip ediliyor. Türeyik dindarlıklar, mezhep taassubuna kapılmış hareketler, iletişimsizlik üzerine kurulu sağır bir dilcilik, gözü dönmüş darbeci tahripkarlar… Kuşatılmışsız ve hep beraber seyrediyoruz bütün bu felaketleri. Kıyameti yaşıyor gibiyiz.
Mutlu olan var mı bu durumdan? Sanmam, kimsenin hayrına değil çünkü. Buna rağmen herkes bildiğinde ısrarlı. Tutunduğu her ne ise ona sıkı sıkıya yapışmış. Hüznü derinleştiren çelişkinin büyüğü budur.
Hüznümüzü bir kaynağa dönüştürebilsek, hüznümüz bizi huzursuz edecek kadar derinleşebilse ne iyi olur Huzursuzluk duymamız hayra alamet olur çünkü. Hala bir aşka sahip olduğumuzun kanıtı olur. Camus; “yaşama huzursuzluğu yoksa aşk da olmaz” der. Aşk bütün engellerin geçici, dolayısıyla aşılabilir olduğunu hatırlatır insana. Bu nedenle huzursuzluk, insana en çok yaraşan duygudur. Şafii; “hayatın kargaşası ve karmaşası ancak bir müddet devam eder, sürekli zannetme” derken, bunun huzursuz olma derecesiyle orantılı olduğuna işaret eder. Günlerin getirdiklerine ve ömürleri ancak o gün kadar uzun olaylara takılmadan yaşamalıyız.
Huzursuzluk duyulan bir yaşam istenmeyendir. Bile isteye kimse onda durağan ve pes etmiş bir vaziyette kalmaz. Yaşamaktan vazgeçmek demek olur yoksa. Oysa yaşamak keşfetmek, enlem ve boylam yönünde durmadan aramaktır. Hayatın kendisinden başka hiçbir şeye bağlanmadan hem de. Montaigne’in; “benim mesleğim yaşamaktır” dediği türden bir mesleğe çevirerek yaşamak. Hüzün bir pranga değildir. Korkup sinme değil, veya uyuşup hareketsiz kalmak değil, bir çıkış aramak, davranmak. Yenilenme peşinde olmak, yinelenmeden… Rumi’nin; “yeni şeyler söylemek lazım” deyişini, doğrudan yeniyi aramak şeklinde anlamalıyız.
Huzursuzuz ve huzursuzluğun doğurganlığını umuyorum.

Kelimeler biziz

Kelimeleri neredeyse gelişi güzel kullanıyoruz. Oysa kelimeler de insanlar gibi yaşanılan tecrübelerle birlikte olgunlaşır, geleneğin ve yaşamın içinde pişe pişe anlam derinliği kazanırlar. Bu nedenledir ki onları gördüğümüz her yerde tanırız, duyduğumuzda melodileri kulağımızı okşar. Bizi çok iyi anlayan, bizi tam arzuladığımız gibi tanıtan, yüksek bir anlayışa sahiptirler.
İnsanlar kelimeleri doğurmuş, kelimeler de insanları eğitmiştir. Birbirinin öğrencisi ve öğretmeni, birbirinin zarfı ve mazrufu, birbirinin aynasıdırlar. Sebepsiz dememişler; “bir milletin tarihi kelimelerine bakarak yazılabilir.”
Günümüzde zaman çok hızlı akıyor, ne insanın tefekkür ederek olgunlaşması, ne de kelimelerin hançeremizde şekillenmesi eskisi gibi oluyor. Kim bilir belki de bu sebepten okuduklarımızı, dinlediklerimizi anlamakta zorlanıyoruz. Adeta yabancı bir dilin karşısındaymışız gibi bakıyoruz elimizdeki metinlere veya konuşan kişiye. Babalarımızın muhatap olduğundan çok daha fazla eşyayla karşı karşıya olduğumuz doğrudur. Eşyanın çokluğu üretimin hızlanması demektir. Hızlı yaşıyoruz. Yukarıdan aşağıya düşen bir cisim gibi, indikçe hızımız artıyor. Olgunlaşmanın ve tanışıklığın azalmasının nedeni buraya dayanıyor. Karşı konulmaz bir durum belki, ancak birbirimizi anlamak için kelimelerimizin bizi ifade etmelerini sağlamamız şart.
Hıza rağmen biraz daha incelik göstermek, biraz daha seçici davranmak, bu gelişi güzelliğin, oturmamışlığın önünü alabilir.

AB Dağılır mı?

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması, dünyadaki dengelerin geleceği yönündeki hesapların yeniden gözden geçirilmesine sebep olacaktır. Yarım asrı aşkın bir süredir bu yapının üyesi olmaya çabalayan Türkiye gibi ülkeler de, baş gösteren belirsizlik dolayısıyla, hesaplarını yeniden düşüneceklerdir.

En güçlü üyelerden biri olan İngiltere’nin AB’den ayrılma kararını vermesinin birçok nedeni olabilir. AB’nin sağladığı ekonomik, siyasi ve kültürel işbirliği getirisine ihtiyaçlarının olmadığını söyleyerek bu kararı aldılar.

Ancak dünyanın yeni bir oluşuma gittiği ihtimali daha ağır geliyor. AB’nin kuruluş düşüncesi üye ülkelerin yapacağı işbirliği sayesinde ekonomik ve siyasi varlıklarını daha güçlü hale getirmekti. Ne var ki 28 üye ülke eşit derecede varlık göstermedi. Onların yükünü almak istemeyen İngiltere nüfusunun yaklaşık %52’si, ekonomik gücünü ve egemenliğini paylaşmak istemedi ve ayrılmadan yana oy kullandı. Elbette bu kararlarını uzun tartışmalardan sonra vermişlerdir. Kraliçe Elizabeth’in basında yer alan; “Bana AB’de kalmak için üç geçerli neden söyleyin” açıklaması bunu göstermektedir. Üye olmayı bekleyen ülkelerin de benzer şekilde yük getireceğini düşünerek bu adımı attılar.

Kendi içinde sürekli büyüyen Avrupa Birliği, sınırlarını olabildiğince şeffaflaştırarak yeni bir kimlik oluşturdu. Her anlamda birbirine benzerlik gösteren Avrupa topluluklarını bir çatı altında toplamak ve birbirine destek olarak güçlenmek için adım attı. İsimler, bayraklar, sınırlar varlığını kağıt üzerinde korumaya devam etti, ancak her türlü işbirliği ve paylaşımın yolu açıldı. Bu birliğin lokomotif gücünü Almanya, Fransa ve İngiltere yürütüyordu, ancak İngiltere başından beri farklı bir pozisyona sahip oldu. Fransa ve Almanya yüzlerce yıllık geçmişe sahip para birimlerini, Mark ve Frank, terk ederek Avro’ya geçtiler, ama İngiltere Sterlin’i korudu.

Avrupa Birliği’nin korunması ve devamı için harcanan çabalara rağmen dünyada yaşanan savaşlar, pek çok değişime kaynaklık etti. Yapılan araştırmalara göre 2015 yılı içinde 46 milyon civarında insan göçmen ve mülteci duruma düşerek başka ülkelere dağıldı. Dünya haritasının yeniden yapılandırılmak istenmesinden kaynaklanan bu zorunlu demografik değişimler, dünya hakimiyetinin yeniden şekillendirilmesinin sonucudur. Bu krizlere yol açan devletler, kendi kültürlerine yabancı büyük bir nüfusun akınına uğruyorlar. Bu durum dünyanın güçlü devletlerini gelecek ile ilgili kaygılara düşürüyor. Avrupa kıtasına yayılan milyonlarca insanın bu devletlerin geleceği üzerinde nasıl bir etki yapacaklarını tam kestiremiyorlar. Bu nedenle kapılarını göçmenlere açmak istemiyorlar ve kendi içine kapanıyorlar.

Öte yandan Avrupa Birliği içinde yer almakla beraber İngiltere ile Amerika arasındaki bağ hep canlı kaldı. Amerika ile beraber hareket etmeyi, geleceğinden şüphe ettiği Avrupa Birliği’nden üstün tutan İngiltere, yapılan referandumla ayrılma kararını vermekten çekinmedi. Amerika, Avrupa’dan farklı bir devlet olarak kurulmuş ve varlığını tek başına sürdürüyorsa da, diğer Avrupa devletlerine göre İngiltere ile farklı bir bağa sahiptir. Her şeyden önce aynı dili konuşuyorlar. Bu nedenle İngiltere, Amerika ile beraber hareket etmeyi öncelediği söylenebilir. Ancak İngiltere’nin içinde İskoçların, İrlandalıların varlığı ve talepleri, bu ayrılma kararı üzerinde farklı etkiler yapabilir.

Ayrılma kararı dünyada yeniden milliyetçiliğin yükselişe geçmesine yol açacaksa, bunun hayra alamet olmayacağını görmek gerekiyor. AB düşüncesi, dünyanın uç fikirlere savrulmasının önünde duran bir engel, bir imkan olması nedeniyle önemlidir.

İngiltere’nin AB’den ayrılması beraberinde başka ayrılıkları getirir mi, başka bir ifadeyle AB dağılır mı? Şayet böyle bir dağılma söz konusu olacaksa, dünya dengeleri üzerinde ne gibi etkileri olacak? Etkilerinin olacağını tahmin etmek zor olmamakla beraber bugünden net bir şey söylemek doğru değildir.