Ma

Di zimanê Kurdî da gutina “ma” di sê mahneyan da tê gutinê. 1) Wek daçeka pirsê, 2) Halê dema bihurî ya kiryara “man”, 3) Daçeka xwestinê. Awayê 1. û 2., li hemû aliyan tê gutinê û tê zanînê, lê mahneya sêyem îro tenê li herêmên roavayê Ferêt tê gutinê. Ev awayê sêyem formeke çawa ye û çawa tê gutinê, di metnên berîn/qedîm da ev bikaranîn heye tuneye, em hinekî lê hûr bibin.

1. Ma: Daçeka pirsê ye
Mahneya, gelo, qet dide axivtinê.
1.1. Di mehnaye gelo da: Ma, wek daçeka pirsê tê serê axivtinê û wê axivtinê dike pirs. “Ma tu xwe nas nakî?” (Beydaba) Bi saya vê daçekê tê sehkirin ku ev axivtin pirs e. Ku “ma” nebe, axivtina “tu xwe nas nakî” dimîne û mahneya wê dibe hikum: “Tu di heqê xwe da bi tutiştî nizanî, tu ji xwe agahdar nine.” Di Kurdî da daçeka pirsê pirr caran nayê gotin. Ku eynî cumle bêyî “ma” bête gotin dîsa dibite pirs, lê bi şertê ku di teqneya pirsê da bête telafuz bibe. “Tu xwe nas nakî?” Daçeka “ma” carna tê dawiya cumeleyê jî. “Sar dibit dil ma?” (Melayê Cizîrî) Di vê nimûneyê da cardin bi mahneya pirsê ye. Lêbelê di vê hevokê da, mahneya “na” jî dide: Dil qet sar nabit.
1.2. Di mahneya “qet, hîç” da. Di vê misrayê “ma” pirs e, lê mahneya qet, hîç dide: “Ma dibit mislê te Dahî sed hezar ‘ebdê feqîr” (M. Nezîrê Bedewî)

2. Ma: Kiryar
Kiryara halê dema bihurî ye, ji mestera “man” tê çikirin. “Man” di heman wextê da kiryara kesên sêyem yên pirjimar e. “Canê min ma dilêm vêket” (ji kilamekê). “‘Alem xweyabû ma di nav” (Cizîrî). Ev şikil bikaranîn li hemû deveran tê gotin û tê zanîn. Tê da tu pirsgirêk tuneye.

3. Ma: Daçeka xwestinê
Ev mahneya sêyem ku bû sebebê nivîsandinê vê nivîsarê, ne belav e, yanî hin dever xaric, li hemû deveran nayê gotin. “Ma hemû partî werin ba hev û qanûna esasî çêbikin” (ji hevpeyvîneke televizyonê). Yan jî; “Ma ev jî hebe, ma ew jî”. Weke di van cumleyan da têdîtin, ev şikil daçek di mahneya xwestinê da tê bi karanîn. Ev qalibê “ma” bi mahneya “bila”, “bira” da ye. “Ma hemû partî werin ba hev..” yanî “Bila hemû partî werin ba hev…” an jî “Bera hemû partî werin ba hev…” Daçeka/edata xwestinê ye. Ev şikil “ma”, bi serê xwe nayê gotin lê wek parçeyeke gotina “çima” li hemû devaran tê bikaranîn. “Çi” pirs e, “ma” daçeka xwestinê ye. Yani “Çi bila””, yan jî “çi bira?”, “Çi dixwaze”.
Hûrbûna bi ser fehmkirina zimên[1] da[2], derfetên naskirina zimên ji vekoleran ra çêtir dike. Wekî/madem karê zimên serwextkirin û ragihandin e, heq e ziman di nivîsandin û peyvê da bi şiklê xwe yê herî hêsan bête karanîn. Hêsankirina ziman dê çawa pêk bê? Ev nuqtê kakila meselê ye. Guhdarîkirin. Ji bûna bersiva pirsê nuqeteye muhîm ev guhtin e; divê meriv guhdariya zimanê zindî bike. Zimanê zindî li herêmekê tenê niye, li gellek deveran û di gellek tiştan da ye.

***
Ji xeynî van hersê formên “ma”, formeke çarem jî heye, ew bi mahneya “me” ye. Di hin zaravan bi şiklê “ma” tê gotinê. Wek nimûne: “‘Alim e b’derd û birînê ma dema dîdar û dînê”. Di vê misrayê da “ma” bi mahneya “me” ye.
***

Nîşe
[1] Derheq gotina “ziman” da şîrove û ramana min wisa ye: Ziman gutineke pirraniyê îfade dike. Mîna “por”… Çawa ku “por” ji hemû mûyên bi serî ra tê gotin, ziman jî wisan “pirraniyê” nîşan dide. Ji ber ku gava ziman tê gotin yekûniyek/tevdatiyek tê qestikirin. Ku ev şîrove durist be, wê gavê gotina ziman bi awayê “zim+an” divê ku veqete kîte/heceyên xwe. “An” pirrjimariyê nîşan dide.
[2] Daçeka “da” “ra” di nivîsariyê îro da, exleb bi awayê “de” “re” tê nivîsandin. Bi fikra min şiklê “da” “ra” bête nivîsandin duristir e. Ji ber du bûnan: 1) di metnê me yê berîn/qedîm hemuyan da, 2) di nava gel da jî bi şiklê “da” û “ra” tê gotinê. Bikaranîna şiklê “de”, “re” tenê li deverên mîna Mêrdîn û derdora wê heye. Ez bi xwe wek Merdîniyekî qayil im bi şiklê “da” “ra” bête gotin.

Sonbahar huzursuzluğu

Pencereden dışarıyı seyrediyorum. Hava kapalı, kurşuni bir grilikte. Bulutlar boşalmaya hazır duruyorlar. Sonbaharın döktüğü yapraklar rüzgarın önünde sağa sola savrularak sürükleniyorlar. Üzerlerine yağacak yağmur damlalarıyla çamura bulanacak, sonra ezilip gidecekler. Birden içimde Farid Farjad’ın yakıcı kemanını duyuyorum, sonra kendimi de onlarla beraber sürüklenirken hissediyorum.
Yaşadığımız günlerin rüzgarı sonbahardan geri kalmıyor. Zaman huzurumuzu yerlere dökmüş sürüklüyor. İnsanlar sonbahar yaprakları gibi yeryüzüne savurulmuş durumdalar. Doğruya hizmet etmediği belli savaşlarda şehirlemiz yıkılıyor, maziyle bağlar koparılıyor. Bu toprağın kültürleri, inançları tahrip ediliyor. Türeyik dindarlıklar, mezhep taassubuna kapılmış hareketler, iletişimsizlik üzerine kurulu sağır bir dilcilik, gözü dönmüş darbeci tahripkarlar… Kuşatılmışsız ve hep beraber seyrediyoruz bütün bu felaketleri. Kıyameti yaşıyor gibiyiz.
Mutlu olan var mı bu durumdan? Sanmam, kimsenin hayrına değil çünkü. Buna rağmen herkes bildiğinde ısrarlı. Tutunduğu her ne ise ona sıkı sıkıya yapışmış. Hüznü derinleştiren çelişkinin büyüğü budur.
Hüznümüzü bir kaynağa dönüştürebiliriz miyiz? Hüznümüz bizi huzursuz ediyor mu mesela? Huzursuzluk duymamız hayra alamet olur çünkü. Hala bir aşka sahip olduğumuzun kanıtı olur. Camus; “yaşama huzursuzluğu yoksa aşk da olmaz” der. Aşk bütün engellerin geçici, dolayısıyla aşılabilir olduğunu hatırlatır insana. Bu nedenle huzursuzluk, insana en çok yaraşan duygudur. Şafii; “hayatın kargaşası ve karmaşası ancak bir müddet devam eder, sürekli zannetme” derken, bunun huzursuz olma derecesiyle orantılı olduğuna işaret eder. Günlerin getirdiklerine ve ömürleri ancak o gün kadar uzun olaylara takılmadan yaşamaya bakmak lazım.
Huzursuzluk duyulan bir yaşam istenmeyendir, bile isteye kimse onda durağan ve pes etmiş bir vaziyette kalmaz. Yaşamaktan vazgeçmek demek olur yoksa. Oysa yaşamak keşfetmek, enlem ve boylam yönünde durmadan aramaktır. Hayatın kendisinden başka hiçbir şeye bağlanmadan hem de. Montaigne’in; “benim mesleğim yaşamaktır” dediği türden bir mesleğe çevirerek yaşamak. Hüzün bir pranga değildir. Korkup sinme değil, veya uyuşup hareketsiz kalmak değil, bir çıkış aramak, davranmak. Yenilenme peşinde olmak, yinelenmeden… Rumi’nin; “yeni şeyler söylemek lazım” deyişini, doğrudan yeniyi aramak şeklinde anlamak gerekiyor.
Huzursuzuz ve huzursuzluğun doğurganlığını umuyorum.

Kelimeler biziz

Kelimeleri neredeyse gelişi güzel kullanıyoruz. Oysa kelimeler de insanlar gibi yaşanılan tecrübelerle birlikte olgunlaşır, geleneğin ve yaşamın içinde pişe pişe anlam derinliği kazanırlar. Bu nedenledir ki onları gördüğümüz her yerde tanırız, duyduğumuzda melodileri kulağımızı okşar. Bizi çok iyi anlayan, bizi tam arzuladığımız gibi tanıtan, yüksek bir anlayışa sahiptirler.
İnsanlar kelimeleri doğurmuş, kelimeler de insanları eğitmiştir. Birbirinin öğrencisi ve öğretmeni, birbirinin zarfı ve mazrufu, birbirinin aynasıdırlar. Sebepsiz dememişler; “bir milletin tarihi kelimelerine bakarak yazılabilir.”
Günümüzde zaman çok hızlı akıyor, ne insanın tefekkür ederek olgunlaşması, ne de kelimelerin hançeremizde şekillenmesi eskisi gibi oluyor. Kim bilir belki de bu sebepten okuduklarımızı, dinlediklerimizi anlamakta zorlanıyoruz. Adeta yabancı bir dilin karşısındaymışız gibi bakıyoruz elimizdeki metinlere veya konuşan kişiye. Babalarımızın muhatap olduğundan çok daha fazla eşyayla karşı karşıya olduğumuz doğrudur. Eşyanın çokluğu üretimin hızlanması demektir. Hızlı yaşıyoruz. Yukarıdan aşağıya düşen bir cisim gibi, indikçe hızımız artıyor. Olgunlaşmanın ve tanışıklığın azalmasının nedeni buraya dayanıyor. Karşı konulmaz bir durum belki, ancak birbirimizi anlamak için kelimelerimizin bizi ifade etmelerini sağlamamız şart.
Hıza rağmen biraz daha incelik göstermek, biraz daha seçici davranmak, bu gelişi güzelliğin, oturmamışlığın önünü alabilir.

AB Dağılır mı?

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılması, dünyadaki dengelerin geleceği yönündeki hesapların yeniden gözden geçirilmesine sebep olacaktır. Yarım asrı aşkın bir süredir bu yapının üyesi olmaya çabalayan Türkiye gibi ülkeler de, baş gösteren belirsizlik dolayısıyla, hesaplarını yeniden düşüneceklerdir.

En güçlü üyelerden biri olan İngiltere’nin AB’den ayrılma kararını vermesinin birçok nedeni olabilir. AB’nin sağladığı ekonomik, siyasi ve kültürel işbirliği getirisine ihtiyaçlarının olmadığını söyleyerek bu kararı aldılar.

Ancak dünyanın yeni bir oluşuma gittiği ihtimali daha ağır geliyor. AB’nin kuruluş düşüncesi üye ülkelerin yapacağı işbirliği sayesinde ekonomik ve siyasi varlıklarını daha güçlü hale getirmekti. Ne var ki 28 üye ülke eşit derecede varlık göstermedi. Onların yükünü almak istemeyen İngiltere nüfusunun yaklaşık %52’si, ekonomik gücünü ve egemenliğini paylaşmak istemedi ve ayrılmadan yana oy kullandı. Elbette bu kararlarını uzun tartışmalardan sonra vermişlerdir. Kraliçe Elizabeth’in basında yer alan; “Bana AB’de kalmak için üç geçerli neden söyleyin” açıklaması bunu göstermektedir. Üye olmayı bekleyen ülkelerin de benzer şekilde yük getireceğini düşünerek bu adımı attılar.

Kendi içinde sürekli büyüyen Avrupa Birliği, sınırlarını olabildiğince şeffaflaştırarak yeni bir kimlik oluşturdu. Her anlamda birbirine benzerlik gösteren Avrupa topluluklarını bir çatı altında toplamak ve birbirine destek olarak güçlenmek için adım attı. İsimler, bayraklar, sınırlar varlığını kağıt üzerinde korumaya devam etti, ancak her türlü işbirliği ve paylaşımın yolu açıldı. Bu birliğin lokomotif gücünü Almanya, Fransa ve İngiltere yürütüyordu, ancak İngiltere başından beri farklı bir pozisyona sahip oldu. Fransa ve Almanya yüzlerce yıllık geçmişe sahip para birimlerini, Mark ve Frank, terk ederek Avro’ya geçtiler, ama İngiltere Sterlin’i korudu.

Avrupa Birliği’nin korunması ve devamı için harcanan çabalara rağmen dünyada yaşanan savaşlar, pek çok değişime kaynaklık etti. Yapılan araştırmalara göre 2015 yılı içinde 46 milyon civarında insan göçmen ve mülteci duruma düşerek başka ülkelere dağıldı. Dünya haritasının yeniden yapılandırılmak istenmesinden kaynaklanan bu zorunlu demografik değişimler, dünya hakimiyetinin yeniden şekillendirilmesinin sonucudur. Bu krizlere yol açan devletler, kendi kültürlerine yabancı büyük bir nüfusun akınına uğruyorlar. Bu durum dünyanın güçlü devletlerini gelecek ile ilgili kaygılara düşürüyor. Avrupa kıtasına yayılan milyonlarca insanın bu devletlerin geleceği üzerinde nasıl bir etki yapacaklarını tam kestiremiyorlar. Bu nedenle kapılarını göçmenlere açmak istemiyorlar ve kendi içine kapanıyorlar.

Öte yandan Avrupa Birliği içinde yer almakla beraber İngiltere ile Amerika arasındaki bağ hep canlı kaldı. Amerika ile beraber hareket etmeyi, geleceğinden şüphe ettiği Avrupa Birliği’nden üstün tutan İngiltere, yapılan referandumla ayrılma kararını vermekten çekinmedi. Amerika, Avrupa’dan farklı bir devlet olarak kurulmuş ve varlığını tek başına sürdürüyorsa da, diğer Avrupa devletlerine göre İngiltere ile farklı bir bağa sahiptir. Her şeyden önce aynı dili konuşuyorlar. Bu nedenle İngiltere, Amerika ile beraber hareket etmeyi öncelediği söylenebilir. Ancak İngiltere’nin içinde İskoçların, İrlandalıların varlığı ve talepleri, bu ayrılma kararı üzerinde farklı etkiler yapabilir.

Ayrılma kararı dünyada yeniden milliyetçiliğin yükselişe geçmesine yol açacaksa, bunun hayra alamet olmayacağını görmek gerekiyor. AB düşüncesi, dünyanın uç fikirlere savrulmasının önünde duran bir engel, bir imkan olması nedeniyle önemlidir.

İngiltere’nin AB’den ayrılması beraberinde başka ayrılıkları getirir mi, başka bir ifadeyle AB dağılır mı? Şayet böyle bir dağılma söz konusu olacaksa, dünya dengeleri üzerinde ne gibi etkileri olacak? Etkilerinin olacağını tahmin etmek zor olmamakla beraber bugünden net bir şey söylemek doğru değildir.

“Hayal etmeyen insanın kanatları olmaz”

Güzel olan her şeye saygı göstermek, vefat eden şahsiyetli insanlar için güzel sıfatlar sıralamak, haksızlığa, adaletsizliğe, ayrımcılığa karşı duruşlarının asaletinden bahsetmek iyidir elbette.

Verdikleri mücadelenin, inançları ve prensipleri uğruna göze aldıkları bedellerin büyüklüğünden bahsetmek, bu uğurda sabit duruşlarıyla ve sonunda başarılı olmalarıyla gururlanmak, bir hakşinaslıktır.

Yaşadıkları dönemin sembolü olduklarını, düşünceleriyle, mücadeleleriyle, samimiyetleriyle sonraki nesiller için örnek şahsiyetler haline geldiklerini anlatmak, sahip oldukları bu güzel meziyetlere imrenmek mutluluk verir.

Muhammed Ali Clay, herkesin gönlünde derin bir sevgi izi bırakarak ayrılıp gitti aramızdan. Bir kelebek naifliğinde ve bir arı kıvraklığına sahip tonlarca ağırlığındaki yumruğunu sevdik. Birkaç hanelik köyümüzde daha küçük bir çocukken, gecenin bir vakti köyün tek televizyonlu evine gidip Muhammed Ali’nin maçını izlemeye giden yaşlı amcalardan öğrendim ki boks, Muhammed Ali söz konusu olduğunda başka anlam taşıyordu. Muhammed Ali, Malcolm X ile beraber, siyahi rengin en az beyaz kadar asil olduğunu, mağrur egolara güzel bir üslupla ispatladılar; yeter ki bu renkleri üstünde taşıyan insan olsun.

Muhammed Ali, insanın bir iradeye sahip olduğunu, hayata Cassius Clay olarak başlayıp Muhammed Ali olarak bitirilebileceğini gösterdi.

Ancak, hayatında ilkeli olmak ve iyi bitirmek her insanın amacı olmalı. Bütün güzel sıfatlara yalnızca bazı insanların ardından söylenecek sözler olarak bakmamak da bir o kadar değerlidir. İnsan düşünceleriyle yaşar, yaptıklarıyla akıllarda yer eder. Kişiye şahsiyet sahibi olmak, her neredeyse ilkeli olmak, her ne yapıyorsa doğru yapmak ve doğruyu bulmak için çalışmak yakışır.

Bir şeye saygı göstermenin maddi ve manevi iki şartı vardır. Adaleti sevmek manen güzel ise, adaletli davranmak maddeten güzeldir. İyiliğe taraftar olmak insanı mutlu eder, ama iyilik yapmak insanı saygın kılar. İyi insanlara sevgi beslemek bir haktır, ama başka insanların saygısını hak etmek bir görevdir.

İnsan hayalleri oranında vardır, hayal edersen kanatların olabilir, uçabilirsin. Fiziken mümkün olan bir özellik elbette aklen de mümkündür. Bu düşünceye inandı, 74 yıl böyle yaşadı ve Muhammed Ali olarak öldü.

Cudahî

Ji bona te dayê

Şev li dora min zîz dibe vê gavê. Meriv guhdêr be, dê ji dengê şevê pêvtir deng neyê meriv. Çavên girtî du cara hatine girtin, guhên kerr, zimanên lal, du caran kerr û lal in.
Ez rûniştime wanî bi tenê, di nav refên pirtûkan de vê gavê. Dengê din î ku têt, reqqîna baskê pirtûka ye, ji xeynî dengê şevê.
Ez rûniştime wanî bi tenê, bedena min di navbera çar dîwaran de û xiyala min li bal te. Xiyala min li hespekî şînboz siwar e, bi çargavan dibeze bi bal te ve. Şev ji xiyalan re nikarin bibin perde. Şeva xiyalan tuneye.
Tu. Ew çawa rûniştin bû gava ez ji te qetiyam! Ew ne rûniştin bû, ketin bû ew. Bendê çongên te sist bibûn, weke ku derman di wan de nemabûn. Hêvî nemabû. “Hatina te, ji çûna te bi jantir e. Çûna te hêvî, hatina te hesret e.” Ev gotinên te hê jî zingîniyê tînin ji guhê min.
Li ber wî dîwarî… Weke ku ew dîwar bi ser te de ketibû û tu mabû di bin. Weke ku kabûsek ketibe ser dilê te, çendî te bikira hawar jî kesî tu nedibihîstî. Weke ku lingên te tevizîbûn.
Li wê qorziyê, tu wanî xûz bibû, tu mabû lepek li wê qorziyê.
Ew çawa rûniştin bû li wê qorziyê. Bû nola tenûreke dadayî dilê min, gava min tu di wê rewşê de dîtî. Ji nişkave rê tevde ji ber min wenda bûn. Hewcehiya çûnê, pêwistiya çûnê rabû ji meydanê. Tu nola mîada tiştekî bû; yan derbas dibû, yan jî dihat. Lê diviya tu carî nehata jibîrkirin.
Tu mîada tiştekî gellekî girîng bû û ew mîad hatibû. Tu hebû wê gavê, hew tu. Tu sebeba çûna min î û sebeba vegera min î.
Ez vegeriyam û min destê te maçî kir. Ew destên te ku duayên min in. Ez di destên te re dibînim, ew destên ku çavê min in.
Wanî li min meke, ez hêvî dikim wanî li min meke. Yan na ezê jî rûnim li vêderê, ezê jî bimînim bêqudûm. Rabe, veke van qeydan ji lingên min. Ma ne te digot, “çûna te hêvî ye?” Ez diçim ku hêviya te geştir bikim, pirrtir bikim.
Şev li dora min zîz dibe û ez bi xeyala te re dipeyivim. Guvînî ji guhê min têt; gotinên ku hatine gotin, peyvên ku li ber guhê min ketine, mîna dengekî bi hêl û bi sur’et li ber guhê min derbas dibin. Çi tiştên ku min ta vê rojê dîtine, hemû, yek bi yek di ber çavên min re derbas dibin. Çawa giştik wisan di bîra min de hilatine? Evqas tişt, evqas dever, evqas mirov, çawa tê de hiltên?
Ev sûretên ku di ber çavên min re dibihurin, gellekên wan ez jî nizanim çima ketine jiyana min. Jiyana min weke buxçikekê xuyanê dibe. Buxçikek ji wan buxçikên ku te ji zolikan çêdikir. Bîst, sî, pêncî zolik dianî cem hev û dikirî cawek. Carna dibiriqand wê buxçikê û carna jî rengekî gewrik xwe li ser vedida.
Ev sûretên ku di ber çavên min re derbas dibin, min tewşomewşo dikin, ên kê ne ev rûyana? Çima ketine jiyana min? Min çiqas tişt kirine wanî. Rûyê min geh sor dibe û geh… Na, na bi pirranî sor dibe rûyê min.
Sincirî ye serê min mîna sêleke sor. Vê gavê her tişt tevlihev bûne. Ne şev e, ne roj e dem niha. Niha kîjan sal e, ne xuya ye.  Bi ser de ez dikarim bibêjim, dem nemaye li vê meydanê, xeyalek bû fikra demê. Dem weke rûyekî nenas e. Weke yekî ji van sûretên nenas ên ku berdewam di ber çavên min re dibihurin.
Ez dibînim rojborî tuneye. Duh, pêr, pitirpêr… Yan jî hew maneyeke wan heye; ew jî ji vê dema yekperçe re, ji gavnî vê dema me yî yekperçe re dibin nav. Ji vê pêvtir tu mana wan tuneye. Ev navana ne nîşanê rojên ku me hay jê tuneye. Û tiştekî din jî heye; dûrî jî tuneye. Vaye niha tu li cem min î. Yan jî ez niha li cem te me, em li cem hev in. Erê em li cem hev in. Ez bi te re dipeyivim, dengê te têt guhê min.
Dîsa jî bi teperep e dilê min: Cudahî.

“Modern İnsanın Gurursuzluğu”

Machiavelli, eski insanların özgürlükten günümüz insanına göre daha çok hoşlanmalarını neye bağlamalı diye soruyor. Modern insanın düştüğü bu gurursuzluğun nedenini, eski insanların bugünün insanından daha cesur oluşlarında ve eski insanların günümüz insanından daha yürekli oluşlarında aramak gerektiğini ifade ediyor. Özgürlük konusunda insanımızın gösterdiği çekingenlik, bugünün din anlayışı ve eğitiminin, eskilerin sahip olduğu din ve eğitim anlayışından farklı olmasından kaynaklanıyor. Machiavelli’nin kast ettiği skolastik felsefenin temellendirdiği din anlayışı olduğunu belirtmek gerekir.
Siyasi düşünce tarihinde adı üzerinde büyük tartışmalar yapılan Machiavelli, rönesans dönemi düşünürlerindendir. Klasik ahlak öğretisini yetersiz bularak takip edilmesinin gereksizliği yönünde yaptığı savunusu özellikle siyasette yansımasını bulmuştur. İktidar için her şeyin yapılabileceğini özetleyen “amaç aracı meşru kılar” düşüncesi nedeniyle zorbalığın fikir babası olarak eleştirenlerin yanında, modern devletin siyasi yapısını gören ve bunu ortaya koyan ilk kişi olduğunu söyleyenler de var. “Modern İnsanın Gurursuzluğu” yazısında* bu yeni yaklaşımı ele alıyor.
Günümüz insanına hakikatı bulma ve doğru yaşamayı öğreten din, dünyaya ait payeler olan şan ve şerefe daha az değer verilmesini öğütler. Ne var ki dinin değer verilmesini istemediği şan ve şeref, eski insanlar tarafından en büyük değeri görüyorlardı. Onların günümüz insanından daha acımasız ve sert davranmaktan çekinmemelerinin altında bu anlayış var. Eski dönemde yapılan törenlere bakılırsa öncekilerin sertliklerinin boyutu rahatça görülebilir. Örneğin diyor Machiavelli, kurban törenlerinin etkileyiciliğini artırmak için ihtişam ve göterişe büyük yer veriyorlardı. Bu uğurda vahşi ve cesur davranmaktan çekinmeden çok hayvan öldürerek, çok kan dökerek vahşete baş vuruyorlardı. Eski insanların yaptıkları gösterilerinin çok ürkütücü olması insanların da ürkütücü olmalarını gerektiriyordu. Eski insanların inanışına göre bir ordu komutanı, bir cumhuriyet yöneticisi dünyada şan ve şeref için mücadele edip kazanmazsa, öldükten sonra aziz mertebesine çıkarılmaz. Şan ve şeref sadece bu dünyadaki yaşamını değil ölümden sonraki yaşamını da yücelteceğini düşünüyorlardı.
Buna karşılık günümüz insanı alçak gönüllü ve olabildiğince incelikli davranıyor. Günümüz insanının dini anlayışında eylem sahibi insanlar değil, alçakgönüllü düşünce sahipleri yüceltilmiştir. Hıristiyanlık alçakgönüllüğü, feragati yüceltip dünyevi duyguları küçümserken, eski insanların dinleri ihtişamı, bedensel gücü ve insanı cesur yapan her türlü özelliği yüceltmiştir. Günümüz din anlayışında güçlü olmak acılara ve zorluklara katlanmayı ifade ederken, eskilerin anlayışında her türlü cesaret eylemi olarak görülüyordu.
Machiavelli, “sağ yanağına vurana sol yanağını uzat” Hıristiyani anlayışa işaret edercesine gününümüz insanlarının bugünün din anlayışının etkisiyle zayıfladıklarını, kötü ve acımasız insanların karşısında mağlup konumuna düşmüş olduklarını belirtiyor. Cennete gitme arzusu nedeniyle meydana gelen kötülüklere sabretmeyi, kendi aleyhlerine yapılanlara karşı koymaktan bilerek vazgeçmeyi seçiyorlar. İntikam duygusu yerine, mücadele etmeden bu kötülüklere karşı nasıl sabredeceklerini düşünür hale geldiklerini belirtiyor.
İnsanın aşırı duygusallık yüzünden zayıflaması ve Tanrının verdiği gücü kaybetmeyle karşı karşıya kalması, onun dini salt sanatsal güzelliklere indirgeyen korkaklığından kaynaklanıyor. Halbuki dinin serbest bırakan, bırakın yapsınlar diyen yönüne yönelmesi gerekiyor. Dini insan özgürlüğü önünde bir engel, insan gelişimine bir müdaheleci olarak görmekten vazgeçmeli. Elbette insanın bu sebepten dolayı düştüğü cesaretsizlikten kurtulması ve kaybettiği gücü geri kazanması imkan dairesindedir. Dinin insanın yüceltilmesine ve güçlendirilmesine izin verdiğini düşünmemek bizzat dine zarar vermeye yol açar. İnsanın kendini sevmesine ve onurlandırmasına, onun kendini koruyacak şekilde yetiştirmesine izin vermek aynı zamanda dinin korunmasına hizmettir.
Görüldüğü gibi günümüzde eskiye oranla bağımsız yapıların daha az oluşu ve buna bağlı olarak eskilerin sahip olduğu cesaretin ve tutkulu bir özgürlük sevgisinin olmayışı, bunu elde etmeye fırsat vermeyen eğitimden kayraklanıyor. Kötü bir eğitim yanlış bir yoruma mahkum eder.

* Siyasal Düşünce, der.: Michael Rosen – Jonathan Wolff

Kavramlar

 

Küresel Köy

20160106_123028 “Küresel Köy” kavramını ilk defa Marshal McLuhan kullanmıştır. McLuhan, teknolojinin küresel bazda yol açtığı toplumsal dönüşümün ve elektronik iletişimde görülen hızlı gelişimin dünyayı küçük bir köye dönüştüreceğini belirtmiştir. McLuhan, ünlü “araç iletidir” özdeyişiyle medyanın rolü hakkında bir tartışmanın önünü açmış oldu. Teknoloji toplumsal yaşamı yeniden örgütleyerek, sadece ekonomik olarak değil, duyumsal nedenlerle de toplumları biçimlendiriyor. İnsan duyularının uzantıları olan araçlar kullanıcıların kişiliklerini etkiler ve belli bir süre sonra anlam ilişkilerini ve algılama modellerini hiçbir direnişle karşılaşmadan değiştirir. Böylece dünya ölçeğinde aynı etkiyi meydana getirecek olan teknoloji, belli bir süre sonra dünyayı küçük bir köye dönüştürecektir.
McLuhan’ın 1964 yılında yayınlanan Medyayı Anlamak eserinde ilk olarak kullandığı “küresel köy” kavramını, televizyonun oluşturduğu çokduyumsal, sözlü ve görsele dayalı, bilinç için daha uyarıcı ve daha kapsayıcı, ortakları sınırsız olan kültür anlamında söylemiştir. Ancak geleneksel medyadan yeni medyaya geçiş bu süreci pozitif anlamda bir küreselleşme olarak görür.
“Araç iletidir” deyişiyle aynı şekilde karşılıklı dayanışmanın dünyayı “küresel köy” imajı ile yeniden biçimlendirdiğini söylüyor. Telgrafın icadıyla insanlar elektronik çağa adım attılar ve teknoloji sağladığı iletişimle insanların dokunma ve duyma duyuları ön plana çıkmıştır.
İletişimin yaygınlanmasının bir aracı olan matbaayla beraber kitap taşınabilir hale geldi. Herkes kitap sahibi oldu ve tek başına okuma kültürü gelişti. Geleneksel toplum yapısında elyazması kitapların toplu halde okunması bireyleri bir arada tutarken, kitabın taşınabilir ve çoğaltılabilir hale gelmesi bireyselliği ön palana çıkardı. Buna bağlı olarak insanlar birbirinden koptu ve aralarındaki iletişim zayıfladı.

Kültürel Sermaye
Pierre Bourdieu tarafından geliştirilen “kültürel sermaye”, sosyolojik bir kavramdır. Kültürel sermayenin üretiminde okul kurumu da katkıda bulunur. Kültürel sermaye dağılımının yapısı, ailelerin stratejileri ve okul kurumunun özgül mantığı arasındaki bağıntı aracılığıyla yeniden üretilir. Zengin ve kudretli aileler, okul eğitimine yatırım yaparak çocuklarını dilsel ve kültürel becerilerden oluşan kültürel sermayeyle donatırlar. Orta sınıf ailelerin çocukları ise başarılı olmak için becerilere sahip olmaları gerekiyor. Ancak bu becerileri okullarda öğrenemezler. Değerlendirmelerinde tarafsız gibi görünen okul, sosyo-kültürel becerileri doğal yeteneğe bağlı eşitsizliğin sonucu gibi göstererir ve bunu statü kazanma hiyerarşisine dönüştürür, böylece ekonomik eşitsizliği meşrulaştırır.

20160106_122908

Kitle Kültürü
Kitle kültürü, kapitalizmin daha çok tüketim, daha çok kâr amacına yönelik olarak yeniden ürettiği ve kitlelere yaydığı popüler kültürdür. Üst tabaka kitle kültürünü üretir ve onu halka dayatır. Temel amacı daha çok tüketim ve azami kâr olduğundan “en düşük ortak payda”yı hedefler ve sıradan, bayağı denilebilecek ürünler üretir. Kitle kültürü ürünleri, yüksek kültür ürünlerine hakim olan estetik ve sanatsal değerden uzaktır. Öte yandan, kitle kültürü ürünlerinin kitlesel tüketimini sağlayabilmek için üst tabaka, egemen kültüre/siyasal değerlere dayanma gereğini duyar. Böylece üst tabakanın, siyasal tahakkümün önemli bir aracı olduğu da ortaya çıkıyor.

 

Popüler Kültür
20160106_122825Popüler kültür antropolojinin ana kavramıdır. İnsanların tüm ortak bilgisini, teknolojilerini, değerlerini, inançlarını, âdetlerini ve davranışlarını kapsar. Basit toplumlar herkesçe paylaşılan, bütünleştirilmiş tek bir kültüre sahipken, karmaşık toplumlar çok sayıda kültür ve alt-kültür tabakalarını bünyesinde barındırabilir.
Popüler kültür ile genelde “yüksek kültür” olarak adlandırılan kültür arasında oldukça önemli bir ayırım vardır. Yüksek kültür klasik müzik, ciddi romanlar, şiir, dans, yüksek sanat ve görece az sayıda eğitimli insanın değerini bildiği kültürel ürünlerle ilgilidir. Buna karşılık, “kitle kültürü” olarak adlandırılan popüler kültür daha yaygın, herkes için kolay erişilebilir bir içeriğe sahiptir.
Popüler kültürün esas işi eğlencedir. Örneğin Avrupa ve ABD’de popüler kültür spor, televizyon, sinema ve kayıtlı popüler müziğin hakimiyeti altındadır.
Wordsworth’tan beri gelenekçiler, popüler kültürün kötü kalitesinden yakınırlar. Liberal radikal eleştiriler ise, popüler olanı halkın beğenisinin otantik bir ifadesi olarak görüp destekliyor, buna karşılık yüksek kültür ürünlerini elitizme ait görerek reddetme eğilimini gösteriyorlar.
Sosyologlar popüler kültür analiziyle halk bilincini canlandırabilecek bir pencere sunması ve toplumal sınıflar içindeki dayanışma ile aralarındaki bölünmenin önemli bir unsurunu temsil etmesi nedeniyle ilgilenmeye başladılar. Çatışma kuramcıları da popüler kültüre odaklanırlar. Büyük kapitalist şirketlerin ürettiği popüler kültür ürünlerini otantik olmaktan uzak görürürler ve bu ürünlerin ideolojik tahakkümünün aracı olduğunu ileri sürerler.
Popüler kültür çalışmaları, alt-kültürler, gençlik kültürleri, ideoloji, boş zaman, ve medya araştırmalarıyla örtüşmektedir.

Harf Dönüşümü ve Yanlışlıklar

Kürtçede bazı sözcükler harflerin dönüşmesinden kaynaklı olarak yöreye göre farklı telaffuz ediliyor. Genel olarak b/v, l/n, l/r, m/n, t/ç  harfleri birbirine dönüşmekte bu nedenden kaynaklanan anlam yanlışlıklarına yol açmaktadırlar. Burada konuya örneklik göstermeleri bakımından çêl ve çêr sözcükleri ele alınacak. Bu iki sözcük birbirinden farklı anlama sahip olmalarına rağmen, “l/r harflerinin dönüşmesi nedeniyle bazı metinlerde (1) çêl sözcüğü çêr anlamında kullanılmaktadır.

1. Çêl
Yeni doğmuş, henüz büyümesini bitirmemiş, yavru anlamında kullanılan bir isimdir. Türkçe yavru, İngilizce child aynı anlama sahip. Bu isim insan ve hayvan yavrusunu ifade etmesine rağmen Kürtçede genelde hayvanlar için kullanılıyor. Aynı anlama gelen ferx sözcüğünün de benzer kullanımı var.
Dillerde gelenek, örf ve kültürün etkisiyle bazen isimler kategorize edilerek belli alanlarla sınırlandırılır. Örneğin za (doğum) hayvanlar için, insanlar içinse hat dunyê (dünyaya gelmek) ifadeleri tercih ediliyor. Yeri gelmişken söz-yazı ilişkisi ve etimolojiye değinmek lazım.
Dil, anlam oluşturan seslerin oluşturduğu bir takım kural, biçim ve sözcüklerden oluşan bir sistemdir. Sesler yazı öncesine kadar sürekli değişim göstermişlerdir. Bu değişime bağlı olarak lehçeler, şiveler oluşmuş. Yazının ortaya çıkışıyla beraber sözdeki serbestiyet kayıt altına alınmış, kalıplaşma, durağanlaşma oluşmuştur.
Yazıdan sonra yazımın ve kitapların henüz yaygın olmadığı dönemlerde metinlerden öğrenilmesine rağmen bir sözcük telaffuz edilirken değişime uğrayabilmiştir. Bu durumu Kürtçede çok sık görüyoruz. Dile kolay gelen veya telaffuzu kulağa hoş gelen pek çok sözcük yanlış bile olsa yazıya geçtikten sonra kural haline gelmiş. Dille ilgili yapılan çalışmalar sonucunda sözcüklerin kökünü, aslını ve kökenini ortaya çıkarmak amacıyla etimoloji bilimi geliştirildi.
Etimoloji, Yunanca asıl, hakikat, kök anlamına gelen étymon ve söz anlamına gelen logos sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Sözcüklerin aslını, kökünü, doğuşunu konu edinen bir bilimdir. Bir dildeki sözcüklerin kökleri ve uğradıkları değişim ile ilgilenir, belirlenimlerde bulunur. Köken olarak aynı olan dillerin, veya kökenleri ayrı ama mesafe ve mekan açısından yakın olan dillerden birbirine geçen sözcüklerin tespiti yine etimolojik çalışmanın konusunu oluşturur.
Diller arası sözcük alışverişlerinin seyri hakkında kabul gören görüşe göre, yüksek veya “prestijli” dillerden düşük veya “prestijli olmayan” dillere sözcük transferi daha fazladır. Buradaki yükseklik ve düşüklük dillerin kabul edilmiş statülerine göre belirlenir. Aksi halde bir anlam oluşturma ve aktarma işlevi görme bakımından bütün diller aynıdır.
Etimoloji yoluyla bir sözcüğün hangi dile ait olduğu, bir değişime uğrayıp uğramadığı, varsa muştaklarını ortaya çıkarmak mümkün olmuştur. Aynı zamanda dillerin birbiriyle nasıl bir kültürel etkileşim içinde olduğu görülebilir. Bir dilin yapısını, ses sistemini anlamak açısından etimoloji önemli bir yere sahiptir.
Konuya yeniden dönersek.. Çêl kök isimdir. Sadece sonuna ek kabul ediyor. Çêlik”çêlek”, çêlî” şeklinde ekler aldığında farklı anlamlar veriyor.
Çêlik, hayvan yavurusu. Çêlikê maran, çêlikê mirîşkan, çêlikê mirovan gibi. Buradaki -ik eki kendi başına bir ektir, küçültme, sevimlileştirme anlamı katıyor. Bunu niteleme eki olan -ek ile karıştırmamak lazım.
Çêlî, insan yavrusu anlamındadır, yaramazlık ifade eder. Çocuk karşılığı olarak daha çok zar(ok), biçûk, gedesabî, sêwlek, mindal, lacek/leyir gibi adlar kullanılır.
Çêlek, sözcüğü sıfat isimdir, “yavrulayan” anlamına geliyor. Türkçe “inek” sözcüğünün karşılığı olarak kullanılır. Kürtçede “çêlek”ten başka “mange” sözcüğü “inek” karşılığı de kullanılmaktadır.
“-ek” Kürtçede yapım ekidir. Bu ek sonuna geldiği adı nitelendirir. O işi, mesleği yapan kişi, canlı veya şeyi nitelendiriyor. “Newêrek: Cesaretsiz”, “tirsonek: Korkak”, “dizek: hırsızlık yapan”, “çillek: yemeğe düşkün”, “birrek: testere, kesici”, “kelek: kaynar, kaynayabilen” gibi.
Ancak “bir” anlamına gelen “-ek” ile karıştırmamak gerekir. Örneğin “mirovek: bir insan”, “bajarek: bir şehir”, “dizek: bir hırsız”, “kelek: bir kaynatımlık” gibi.
Bir başka formu ise “çêçik” ismidir. Ağırlıklı olarak tavuk. hindi, kaz gibi kümes hayvanları yavrusu için kullanılır. Yine yavru anlamına gelen “têj-ik” sözcüğü var ama konumuz dışında olduğundan üzerinde durmayacağız.

2. Çêr
Çêr kullanımı çok yaygın olmamakla beraber dildeki anlamı anlatmaktır. Kıssa, hikaye anlamına gelen çêrok veya çîrok bu köktendir.
Bazı metinlerde ve kullanımda “çêl: yavru” sözcüğü “çêr: konuşma, söz” sözcüğü anlamında kullanılıyor. Bu yanlışlık “-l” ve “-r” sesinin birbirine dönüşmesinden kaynaklanıyor. Örneğin “bira/bila” “werê/welê” sözcüklerinde “r/l” dönüşmesi olmuştur. Gerçekte “çêlkirin: yarulamak” ile “çêrkirin: anlatmak, konuşmak” sözcükleri ayrı anlamlardır. Çêr mecazen kötü konuşma, sövme anlamında da kullanıyor. Tıpkı qisse ve xeber sözcükleri gibi. Arapça kökenli bu iki sözcük, sözlük anlamı anlatmak,  haber vermek iken. Kürtçede mecaz olarak sövmek anlamında kullanılıyor
***
Dilin standartlaşması uzun çalışmalar ve yetkin kabul edilen organların eliyle oluşur. Bugünkü yazılı Kürtçe ve sözlükler telaffuz temelli hazırlanmış. Burada ele aldığımız çêlçêr veya benzerleri olan alîkarî-arîkarî (taraf-yardım) gibi kullanımlar standartlaşmanın oluşmamış olmasından kaynaklanıyor. Etimolojik çalışmalar artıkça sözcüklerin kökü, aslı ve doğrusu ortaya çıkacaktıt.

1- Bkz. D. Îzolî, Ferheng; Kamêran Botî, Ferhenga Botî; Umîd Demirhan, Ferhenga Destî Kurdî bi Kurdî; Zana Farqînî, Türkçe-Kürtçe Sözlük ve Mehmet Uzun, Hawara Dicleyê. Çêl sözcüğü D. Îzolî ve Farqînî’nin sözlüklerinde; “yavru, çocuk”, Kamêran Botî‘nin sözlüğünde ise “inek” karşılığı olarak açıklanıyor. Çêlkirin mastarı ise hem Mehmet Uzun’un romanlarında, hem de Zana Faqînî, Kamêran Botî ve Umîd Demirhan‘ın ayrı ayrı hazırlamış oldukları sözlüklerinde “bahsetmek” karşılığı olarak geçiyor. Eğer çêl “yavru, çocuk” anlamında ise sözcüğün mastar hali olan “çêlkirin” nasıl “bahsetmek” anlamına gelebilir? Sadece Îzolî “çêlkirin” mastarını “yavrulamak” şeklinde açıklıyor.

Bersîsê Abid û Faust

Îradeya Mirov, Iblîs û Mephisto
Bersîsê Adib û Faust wek mirov yek in, lê du tevgerên ji hev cuda temsîl dikin. Mijara herdu berheman jî îradeya mirov e. Dijminê mirov (Bersîs û Faust) iblîs/mephisto, yek e. Li ber vî dijminî tevgera Bersîs û Faust ji hev cida ye. Nivîskarê Faust, Goethe, li pey îspatkirina xurtbûna îradeya mirov e. Goethe, nîşan dide ku mirov çiqasî têkeve nava gunehan jî dawî dikare xwe ji wan rizgar bike. Nivîskarê Bersîsê Abid, Feqiyê Teyran, lawazbûna îradeya mirov derdixe pêş û dibêje mirov ku rêber an şêxekî wî nebe nikare xwe biparêzit, dê wenda bibe. Di van herdu berheman de cidahiya dîtin û ramana Roava û dîtina Rohilatê em dibînin. Bi guhtineke din di ramana herdu şairan de, em cidatiya navbera neqlê û aqlê dibînin. Ev herdu çîrok bi awayekî çîroka mayîna bi neqlê û rewşa aqilê tenê ye.

Çîroka Bersîsê Abid
Feqiyê Teyran navbera salên 1560(?)-1632 de jiyaye. Bersisê Abid, di nav berhemên Feqî de şûna wê pirr nemaze ye. Di vê berhemê de têkilî û peywendiya navbera mirov û şeytên, qalibekî cida de behsi dibe. Berhem, mîna yên din bi awayê helbestî hatiye nivîsandin. Piştî çîroka Şêxê Sen’anî berhema herî dirêj e.
Wek çîrokek gelêrî em dizanin ku Bersîs ji dema Feqî kevntir e. Lêbelê berya Feqî, tu kesî bi Kurdî an bi zimanekî din ev çîrok nivîsiye nenivisiye, em nizanin. Lê Feqî çîroka Bersisê Abid ji ber xwe nederxistiye. Çawa ku destanên mîna Şêxê Sen’anî, Leyla û Mecnûn gelêrî ne, şairên wek Fuzulî, Siwadî ew ji nûve veguhtine, an çawa ku Ahmedê Xanî hîkayeta Mem û Zînê ji nûve veguhtiye û ji mebesta xwe re kiriye “behane”, Feqiyê Teyran jî Bersîsê Abid ji nûve veguhtiye.
Peyama çîroka Bersîs, îspatkirina pêwîstiya rêber an şêxekî ye. Bi dîtina Feqiyê Teyran; mirov di jiyana xweya takekesî de, bi tena serê xwe nikare xwe ji karesat û aloziya jiyanê biparêzit. Ji bona peydakirina rastiyê, divê ku mirov bide pey rêber an şêxekî. Feqiyê Teyran bi vê fikr û ramanê dest bi çîroka xwe dike û Bersisê Abid weke qarakterekî, weke nimûne seba çîroka xwe hildibijêre û tîne ber çavan:

“Îzhar bikim behsê di ’am
Bersîs ricalek bû di Şam
Ta’et dikir daîm mudam
Zer bû ji xewf û heybetê”

Bersîs, wesfê wî ev in. Em tu rengekî din di heqê wî de nizanin. Bersîs heta ku vekişiya tenêtiyê û kete şikevt û “kunberan”, li Şamê çi kar, çi pîşe dikir nayê zanîn. Şam ji mêj ve bajarekî an welatekî navendî ye di şaristaniyê de. Ku Bersîs di vê şaristaniyê de mezin bûbe, divê ku xwediyê jiyaneke pêşveçûyî be. Ger terikandin hebe, divê xwedîtî jî hebe, heta ku karibe biterikîne. Lê çi xwendiye, tehsîla wî heye tuneye nehatiye behskirin. Feqî qala xwendina wî ya Quranê dike. Nexwe ji hinekan ders girtiye. Lê ji xwendina Quranê pêştir ‘ilmê wî heye tuneye em vê jî nizanin. Bersîs çima terka zewqê dunyayê kiriye? Bi dîtina wî, bi jiyana takeserî re dê ruhê wî ji hemû gunehan azad bibe û dê wî rizgar ke.
Faust, mirovekî zanyar bû, naskirîbû, lê ruhê wî aciz bû. Li pey mahneyê û fehmkirinê bû. Bersîs ji zewq û kêfa dunyayê bêzar bibû, li taldeyekê digeriya kete şikevtê. Faust beramberî hizûrê û tahma jiyanê, bi Mephisto re dikeve bazarê, yanî dikeve nava jiyanê de. Bersîs dunyê weke xapekê dibîne û dixwaze terka wê bike. Faust jiyanê meraq dike dikeve nava jiyanê. Bersîs ji jiyanê reviya. Faust li pey wê çû. Bersîs di halê tenêtiyê û îbadetê de gihîşt payeke/mertebeke bilind. Faust ket pey îspata xwe. Bersîs di çavê mirovan de bû şêx. Mirovan xwe li wî digirtin, qedrekî bilind didane wî. Nexweşên lal, dîwane, kût bi duayên wî Xwedê şîfa dida wan. Belê tiştê ecêb û balkêş eve ku çîroka Bersîs, nû dest pê dike. Bersîs xwe ji xetereyekê rizgar kiribû, lê ketibû ya mezintir. Bi çavê Feqî ev tehlûke seba rêber û murşidekî wî nebû hatibû serê Bersîs:

“Er ewliya er enbiya
Er ‘abid û er esfiya
Bê şêx û pîr caiz niya
Ta’et bikin vê wechetê.”

Bi dîtina Feqî, caiz niye ku mirov bê rêber be. Hezdikî ewliya, enbiya, arif, alim be jî, bêyî pîr û şêx nabe. Bersîs nimûneyeke berbiçav bû ji bona vê meseleyê.

Hevaltiya Iblîs û Bersîs
Bersîs ne girêdayê rêberekî bû. Iblîs vê kêmasiyê dibîne, miseletî wî dibe. Baş e ji bona çi? Ev rik xwe dispêre rabûrduyeke kevnare. Iblîs an şeytan, melek bû. Xwedê ferman pê da ku ji Adem re secde bibe, lê ew secde nebû. Adem ji xwe kêmtir dît. Li aliyekî ferxek ji cewherê agir, li aliyê dî yekî ji herîreşkê hatibû xuliqandin. Wê çawa agir ji herîreşkê re secde bibûya? Iblîs ev yek qebûl nekir, ji dergahê Xwedê hate nefîkirin. Bi vê nefyê re Iblîs şûna xwe ya bilind wenda kir, kete jêr. Adem, yanî mirov bibû sedem. Hêrs û kerba Iblîs tovekî ku heta roja dawî ewê bikudîne avêt navbera wî û mirov.
Bersîsê Abid, qurbanê vê dijminatiyê ye. Sûfiyek e, jiyana xwe bi perestîş û îbadetê dibuhêre. Vê dilsozi û pakrewaniya Bersîs behca şeytanan tîne. Şeytan kom dibin seba çareyeke bibînin û Bersîs ji rê derêxin. Şeytanê bi nav Ebyed, vê wezîfê hildede serxwe. Ebyed dikeve kirasê abidekî diçe nêzî Bersîs, dikeve şikeftekê. Ji Bersis abidtir e; bêhtir Quranê dixwîne, bêhtir nimêjê dike û hertim bi rojî ye. Pirr naçe, Ev cîranê nûhatî, bala Bersîs dikêşe. Dixwaze vê re hevnas bibe. Rojekê diçe dibe mîvan. Dikevin suhbetê Bersîs dibîne ku cîranê wî yê zimanşîrîn û xweşsuhbet zanayekî pirr kûr e. Nema jê qut dibe, bi hev re dikevin suhbetên îlahî.
Paş ku zemanek dibihure, Ebyedê sûfî, ji Bersîs re dibêje; îxlas û îbadeta te kêfa min tîne, lê qisûreke te heye. Bersîs, bi tirs û meraq pirs dike. Ebyed dibêje, kêmasiya te; tu ne girêdayê pîrekî/şêxekî ye. Ku yek girêdayê bi şêxekî nebe, di tehlûkê de ye. Çare tune divê te rêberek hebe.
Bersîs, herçendî hewceyê tu rêberan nebû, ji Ebyed pirsa yekî ku bibe peyrevê wî dike, bêje ez bibim mirîdê kê? Iblîs, navê xwe nabêje, lê nav û nîşanên ku behs dike ew nişan dida. Bersîs dibêje li gor van nîşanan, ji tê çêtir ez kesî nabînim. Ku tu min qebûl bikî, ez mirîdê te û tu şêxê min.
Iblîs gihîştibû meqseda ewil. Plana xwe gav bi gav pêk tanî. Bersîs êdî ne tenê hevalê wî bû. bibû hevdeng û mirîdê wî. Aqil û vîna xwe, tev spartibû Şêx Ebyed. Rêberê Bersîs hêdî hêdî ew dibire berve kendalê wendabûnê. Iblîs şevekê dibe kabûsek dikeve xewa keça Mîr yê bajêr. Ev keça xama, dike hawar û qêrîn ji xewê dipengize. Qerwaş û xizmetkar, da û babê keçê dibezin cem wê. Gazî tebîb û nûjdaran dikin, lê çu derman jê re peyda nakin. Iblîs şevekê tê xewna Mîr, dibêje çareya keça te li cem Bersîs e. Mîr çend caran eynî xewnê li ser hev dibine, baweriya wî pê tê. Wezîr ê Mîr, vê fikrê napejirîne, dibêje ne dirust e ku Mîr bi ya xewnê bike. Lê Mîr, dilê wî tê nedihat ku keça wî vê eziyete bikşîne. Qîzê bi kinc û rewşên layiqê mîran dixemilînin, wê dibin cem Bersîs.
Bersîsê ku çavê xwe ji nerîna keçan û jinan vedigirt, berê xwe ji vê keçê badide. Iblîsê Ebyed wî şermende dike, dibêje çawa dilê te naşewite bi halê vê keça xama. Nexweş e, mihtaca bi dua û şîfaya li ser destê te ye. Niha wext e tu berê xwe diguherîne? Bersîsê peyrevê Şêx Ebyed, çawa çavên wî bi keça xama dikeve, “teyrê dilê” wî difire. Mephisto çawa dilê Faust ji giraniya zanebûnê rizgar dike, eşqê davê dil û wî digihîne şadimaniyê. Bersîsê terka zewqên dunyê kiribû, li ber bedewî û spehîtiya keçê qidûmê wî şikest, îrada wî çû ji dest. Bersîs bi keça nexweş re dikeve gunehê mezin, zînayê dike, lê di wê gavê de poşman jî dibe. Çi fayde. Ebyedê Iblîs wî şermende dike ku bûye êxsîrê nefsê, Bersîs dixe halekî pirr xerab de. Daxwaz û hêviya çareyekê ji Şêxê Ebyed dike. Rebêrê Bersîs, dibêje yek çare heye ew jî kuştin e. An na sibe ewê biê fahmkirin ku te dest avêtiyê û tê bikuştin. Ya baş tu wê bixendiqîne. Bersîs, Şêxê wî çawa guhtiye, pêşniyaza wî bi cih tîne.
Bersîs him zinayê him jî qetlê dike. Lê Şêx Ebyedê Iblîs, hêj jî plana xwe bi dawî neaniye. Di şiklê keça rebana xeniqandî de dikeve xewna Mîr gaziyê ji dixwaze. Mîr tevî peyayên xwe tên ku keça wî ya yeka bi tenê miriye. Bersîs dibin ber dadê, cezayê kuştinê lê tê birrîn. Bersîs gazî dike rêberê xwe dibêje, te ev kambaxî anî bi serê min de. Ka çarekê peyda ke, ez naxwazim ji dunyê ret bibim, biçim:

“Ew ‘abidê bê dewlet e
Navê ji dunyayê rete
Vê xeberî bawer kete
Secde dibit ji rewdetê”

Şeytan derba xwe ya mezin li Bersîs dide, dibêje; ku tu ji min re secde bibî, ez daxwaza te bi cih bînim. Bersîs ruh pê şîrîn e, ji ber hezjêkirina dunyayê vê daxwaza Iblîs jî pêk tîne, li ber wî secde dibe. Şeytan bi carekê wî dihêle tenê û Bersîs tê kuştin. Zinakar, bikûj/qatil û muşrîk dibe. Iblîs tola xwe ji kurê Adem hildide.

Raberkirina Faust û Bersîs
Faust, kitêba Goethe ya navdar e. Nivîsandin û xelaskirina vê berhemê heta nêzî dawiya jiyê Goethe, kudandiye. Faust jî mîna Bersîsê Abid, çîrokeke gelêrî ye. Goethe, ev çîrok ji nûve şîrove kiriye. Li ser têkiliya navbera Faust û Mephisto hatiye nivîsîn. Heta gihîştiye Goethe gellek nivîskar û hunermandan ji nûve veguhtine. Lêbelê cidahiya Faust ya Goethê ew e ku Faust zora şeytên dibe. Mephisto dikeve xizmeta Faust. Faust mirovekî serkevtî ye, xwediyê vîneke xurt e. Mephisto, nikare zora wî bibe. Faust, dide pey hemû zewqên dunyayê lê tavil dibe xwediyê vîna/îradeya xwe û xwe ji Mephisto diparêzit.
Goethe, berhema xwe di şiklê şanoyekê de bi nezm nivîsiye. Hîle û rewşên dunyayê, konetî û xerabiyên mirov yên ku bi rast qewimîne, wek nimûne girtiye di berhema xwe de kiriye qerakterek û nivîsiye.
Çîroka Bersisê Abid, di 211 çarîna de hatiye behskirin. Mîna hemû berhemên Feqî, ev jî bi nezm e û bi uslûbeke hikmetî û felsefî hatiye nivîsandin. Tevî ku sadebûn û vekirîbûn taybetiya zimanê Feqîyê Teyran e jî, di vê berhemê de zimanekî sembolîk veşartiye. Peyv û guhtinên wek navê Bersîs, keleha abidan ya zexm û asê, kunber/şikefta Bersîs, seraya mîrê bajêr, bedewtî û spehîtiya keça mîr, zewq û şadimanî hemû remz û sembol in.
Feqiyê Teyran berhema xwe di şehê guhtinê û guhdarî kirinê de girêdaye. Herçend teswîra bûyeran hebe jî zêde cih nagire. Bûyer girîngtir e di behsa Feqî de. Xwendina çîrokê û encama ku dê biê serê Bersîs û keça mîr, dikeve pêşiya awayê guhtinê. Xwendekar û guhdarvan ne li hêviya behskirineke xemilandî, bi rewş û araste ye. Sahneya ku tê pêş çavê xwendevan belengaziya Bersîs û hîlebazjiya Iblîs e.

Rêber, Bersîs ji Rê Derêxist
Çîroka Bersîs bi kambaxiyeke mezin diqede. Bersîs terka zewqên dunyayê tevan dike, di kunberekê de bi îxlas û dilê safî îbadetê dike. Şeytan tê wî ji rê derêdixe. Feqî dibêje kesê nede pey rêber, şêx û sultanekî ewê rê şaş bike. Lê di vê meseleyê de şêx û rêber, Bersîsê Abid dibe ser kufr û şîrkê. Iblîs di nimişê Şêxekî de nêzî Bersîs dibe. Iblîstiya xwe vedişêre. Tiştê Bersîs diweritîne ev hîlekarî bû.
Divê meriv çawa vê yekê şîrove bike? Dîndariya ku zanebûn, ilm û tefekkur tê de nebe, mihakeme, şubhe tê de nebe, ew dîndariyeke li rû ye. Kesê li ser dîndariyeke li rû, zû dixape û rêya xwe şaş dike. Seba ku nekeve rewşeke wisan xerab, divê li pey rêberekî bimeşe. Lê ew rêber kî ye, an çi ye. Goethê dibêje îradeya mirov têra xweparastinê heye. Lewra aqil alîkariya wî dike, îradeya wî diparêze. Rêber seba mirov hiş û aqil e. Ku Bersîs xwedî ilm û şiûr bûya, gava rêberê wî rêyeke nedirust nîşanî wî da, diviya qebûl nekiraya. Divê çîrokê de tiştê derdikeve holê, Iblîsê bi rengê sûfîtiyê hat misellet bû, Bersîs ji rê derêxist. Yan na Bersîs di rêyeke rast de bû.

Wek encama guhtinê. Mirov xwediyê îradeyê ye. Hêza darizandinê, muhakemekirinê, raberkirinê wesfê mirov in. Mirov xwediyê aqil e. Rast e aqil muhtacê rêber e. Lê yê ku rastî û nerastiyê ji hev cida dike, yê ku rêbertiyê pêwîst dibîne dîsa aqil e. Mirovekî biaqil, têgihîştî, serwext bi hêsanî nawerite, nakeve dava Iblîs an Mephisto. Feqî di şexsê Bersîs de mirov kêm dibîne. Lê Faust ê Goethe, wesfê mirovbûna xwe diparêze û xwe ji weritandina Mephisto rizgar dike. Di meseleya îdîaya Feqî de ku dibêje bê murşid/rêber nabe, nakokiyek heye. Sedema ji rêderketina Bersîs, “rêber” e. Ew di halê xwe de bû li ser rêya rast bû. Karê wî şev û roj xwendina Qur’anê, kirina nimêje û girtina rojiyê bû. Nexwe rêber çi lazim bû? Belê ev yek divê teslîm biêkirin: Tiştê li rû, tiştê bi zanebûn nebe, meqbûl nabe. Bersîs ibadeteke bê ilm û kitêb dikir, zû xapiya. Rêberekî şiyar yê alim û zanyar wî hebûya, Bersîs dibe ku neketiba şîrkê û jiyana xwe li ser nekiriba.